Mehmet Babacan BİR FESTİVAL ANISI VE MUSA EROĞLU
BİR FESTİVAL ANISI VE MUSA EROĞLU
Mehmet Babacan

BİR FESTİVAL ANISI VE MUSA EROĞLU

Advert
Corona izninden yararlanarak, semt pazarına gittim. Ürünler albeni diyorlardı.
Şeftaliler, kayısılar daha bir çekici geldi bana. Gerçekten ilginç bir yakınlıktı duyduğum. Bu neyin nesi diye düşünürken “ Şeftali mi, kaysı mı?” diyen satıcının sesi kendime getirdi; Hayal dünyamda, yıllar öncesinin bir festivaline gitmiştim
İnsanlığın, düşe- kalka, yol aldiği gelişim sürecinde, yöneten ve yönetilen kavramları doğduğundan beri, yönetime el koyma çabası hiç eksik olmamıştır.
Uzun süreli örgütlenme sonucunda başarılan, halk ihtilalleri görüldüyse de; halka rağmen gerçekleştirilen darbelerin sayısı, olağanüstüdür. Bunların önemli bir bölümü,
fanatik gruplarca yapılmış olmakla birlikte; çoğu kez, askerî güçlerin kullanıldığı, tarihsel bir saptamadır.
Yönetime el koymayı başaran güçler- kim olursa olsun- herhangi bir yöntemle, halkı oyalamadan, disiplinin sağlanamayacağını iyi biliyorlardı.
O nedenle, kamuoyunu, bir sosyal etkinliğe yönlendirmek, ilk yapılacak işlerden sayılmıştır. Kullandıkları yöntemlerin başlıcalarını, sportif etkinlikler; ürün festivalleri ve sanat gösterileri olarak saymak olasıdır.
Ancak, sanat etkinliklerinden bekledikleri yarar; halkı oyalamak ve düzenin
propagandasını yaptırmak olduğu için, sanatı, doğal karakteri olan ilericilikten soyutlayıp,
şakşakçı konumuna düşürmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla, aykırılık gösteren sanatçıya da, sanat yapıtına da, yaşam hakkı tanımak istememişlerdir.
Darbecilerin kullandıkları toplumsal yöntemler, emek- sermaye kavramlarına
bakış açılarıyla ilişkin olmuştur hep.
Genellikle, sermayenin egemenliğini korumaktan yana olanlar, diktanın her türünü; acımasızca uygularken; emekten yana eğilim gösterenler, hukuksal yaklaşımlara ve demokratik doza ağırlık vermişlerdir.
Ülkemizde de, yaşanan darbeler, hep askerî güçlerce gerçekleştirilmiş ve söz konusu yöntemlerin tümü, toplum üzerinde kullanılmıştır.
Bunlardan, 27 Mayıs 1960 harekâti, kentsel alanda sanat etkinliklerini öne çıkarırken; kırsal alanda, ürün festivallerine ağırlık vermişti.
Güneyde, Mersin’in Mut ilçesi, bu kervana erken katılan yerlerden biri olmuştur. Çünkü, kayısı üretimi, Mut’a kimlik olacak düzeye ulaşmış; pazarlama ihtiyacı dayatmış bulunuyordu.
Bu bakış açısı altında, 1962 yılı Haziran başında “Mut- Kaysı Festivali”nin ilki gerçekleştirildi.
O sırada, Mut’a, yaya 6-7 saat uzaklıkta, Gülnar ilçesine bağlı bir köyde öğretmendim. Festivali, köy kahvesinde 13.00 haberlerinden öğrendik. Saat 19.00’da konser vardı.” Gitmek” üzerine başlayan şakalaşmamız, ciddileşti ve “Haydi” sözüyle uygulamaya girdi.
Yöremizde arabalı ulaşım yoktu. Bizim için de yol- sokak gerekmiyordu. Tüm kestirmeler, patikalar bizim için yoldu. Göksu vadisine yönelik inişi, yarışırcasına geçtik ve konsere vaktinde yetiştik.
Açılış etkinlikleri gün boyu sürmüş; sıra akşam konserine gelmişti. Mut Kalesi’nin önünde, açık havada yapılacak olan konserin as solisti, o yılların popüler türkücüsü Aliye Akkılıç’tı. As solist öncesini ise, yörenin genç yetenekleri dolduracaktı.
Bu bağlamda, sahneye çıkan bir genç, daha ilk türküde, “ Olacak çocuk, bokundan belli olur.” dedirtmeye başlamıştı.
Ne var ki, ikinci türküyü bitirmeden elektrik kesildi. Bekledik. Arıza giderildi. Genç, yeniden başladı türküsüne. Hayret. Bu kez de ses cihazı bozuldu. Yeniden başladık beklemeye..Mut öğretmenlerinden bir grupla birlikteydik.
Bu arada, bir fısıltı geldi kulağımıza:
“ Bu genç, alevi olduğu için sabote ediliyormuş.”
Sessizce, sahneyi kontrol altına aldık ve o gence, bildiği türkülerin tümünü çaldırdık.
Ne yazık ki, Aliye hanımı dinleyemedik. Çünkü, geceyi polis karakolunda geçirdik.
Tesellimiz o ki, “ Olacak çocuk” konusundaki öngörümüz yanlış çıkmadı. O. harika delikanlı, Musa Eroğlu’ydu...
4. 9. 2020

Mehmet BABACAN