Prof. Dr. Ahmet Özer BİR ÖMRÜN İKİ HİKAYESİ
Advert
BİR ÖMRÜN İKİ HİKAYESİ
Prof. Dr. Ahmet Özer

BİR ÖMRÜN İKİ HİKAYESİ

Advert
Genç Fransız filozof Allain De Botton “bir insanın ömrü iki evet sadece iki hikâyeden oluşur” diyor. Canım insan dediğin derya deniz nasıl olurda yaşamı sadece iki hikâyeden oluşur diyebilirsiniz. Yaşadığı bin bir çeşit hikâye, ulaşmak istediği onca hedefler, uyguladığı her türlü varyete, yaşadığı ve yaşamak istediği her türlü pratik bu iki hikâyeden birine aittir, üçüncüsü yok. Peki nedir bu iki müthiş hikayesi insanoğlunun: Biri cinsel aşkın peşinden koşturmaların oluşturduğu hikayedir. Diğeri de bir statü elde etmek için verilen çabadır. Yani statü endişesi. Üçüncü bir hikâye yok. Hepsi bu ikisinden oluşur, her şey bu iki hikâye şemsiyesinin altında toplanır, diyor. Peki hakikaten öyle mi? İster yaşasın ister hayal etsin ya da içine atsın her kişinin yaşamında cinsellik, aşk ve seks son derece önemli bir yer tutar. Hatta Freud bu yerin daha çok olduğunu dile getirir; bu arzu ve engellemelerin insanın kişiliği üzerindeki baskın etkisine dikkat çeker. Aslına hem insanoğlunun neslini devam ettirmek için üreme çabası, hem bu yolla ölümsüz olma telaşı, hem de cinsel haza ayarlı bir varlık olması bu tezi doğrular nitelikte değil mi sizce de? İnsanların çocukluktan itibaren, cinsellik, aşk meşk işleri hiç de azımsanmayacak bir yer tuttuğu her kesin deneyimlediği bir gerçektir. Gelelim statü endişesine. Her insan sevilmek, el üstünde tutulmak, fark edilmek ister. Yaşamda ileri gitmek, hayallerini gerçekleştirmek ister. Bunların her bir noktası bir statüye tekabül eder. Statü kişinin toplumda ya da içinde bulunduğu kurumda işgal ettiği yerdir. Bu yer konumuna göre farklılık yaratır, kişiye ayrıcalık, saygınlık kazandırır. Yanı sıra duruma göre sevilmeyi de beraberinde getirir. Kişi bu yolla farklı olduğunu ortaya koyar hatta fark yaratarak kendine olan özgüveni ve saygısı artar. Sözgelimi bir lokantaya girdiğinizde buyur edilmek, bir toplulukta ilgilenilmek, bir konuşmada dinlenilmek ister insan. Önemsenmek, sevilmek, saygı görmek ister. Mevki, makam, para pul, güç ve iktidar arayışlarının altında hep bu statü endişesi yatar. Mevki, makam arayışının, mal mülk sahibi olma cabalarının altında bu dürtüsü var insanoğlunun. Sözgelimi Marx bunu çıkar çatışması ile, Dahrendorf sahip olunanın derecesi ile, Weber yetke/otorite arayışı ile, Botton statü endişesiyle açıklar. Ama dikkat edilirse hepsi de aynı kapıya çıkıyor sonuçta. Peki, bu nasıl olacak? Cesaretle, feragatle.. (Tabi, sistemsel sorunları bir kenara bırakıyorum burada) Salt kuru bir cesaret yeter mi fark yaratmaya diyeceksiniz? Sonuçta moral ve sosyo-psişik bir varlık olarak bizler bunu nasıl yapmalıyız? Çünkü salt cesaret bazen kırıcı, ürkütücü hatta zarar verici de olabilir. Onu terbiye etmek lazım. Nedir bu anlamda kastedilen? Mesela güneşe çıplak gözle değil, gözlükle bakmak gibi... İşte insan yaşarken, yaparken ve ne elde ederse etsin, hangi mevki makamda olursa olsun, ne kadar mal mülke sahip olursa olsun sonuçta hepsi gelip geçiyor. Geriye ne kalıyor? Geriye sanırım insanın hikayesi kalıyor, (varsa) itibarı kalıyor. Acı tatlı hayat Unutmamalı ki yaşam döngüsü hep tatlı ve mutlu olmaz. Öyle olursa döngü olmaz. Nasıl ki yaşamla birlikte ölüm varsa, iyilikle birlikte kötülük varsa, tatlı hayatla birlikte acı da var. Bir mors alfabesi gibi yaşanır hayat.. Acı bir çizgiyse mutluluk bir noktadır. Acı çizgiden sonra onun ödülü olarak bir mutluluk patlaması yaşanır. Mutluluk acıya göre daha kısa sürer. Mutluluğun kefareti olarak acı, sıkıntı yaşanır. Mors alfabesi gibi, çizgi nokta, çizgi nokta.. Böyle sürer gider. Ve acı tatlı her şey yıllar içinde beraber büyür, kocaman bir kartopuna dönüşür. Ve unutulmamalı ki o kartopu gün gelecek ellerinizin içinde erimeye başlayacak. En sonunda ondan bir şey kalmayacak. Kartopu erirken, her aşamasında avucunda bir sıcaklık hissedeceksin. Gerçek umut, asıl mutluluk budur işte.. Yoksa sürekli mutluluğun peşinde koşmak bitirir insanı. Öyle insanlar mutlu oldukları zaman bile mutlu olduklarının farkında değiller. Âşık olmalıyım, güzel bir evim olmalı, o arabayı almalıyım, biraz daha param olmalı, daha zengin olmalıyım, daha fazla kıyafet, daha fazla oyuncak… Sonra bakmışsın ki elde ettiğin hiçbir şey seni mutlu etmiyor, mutlu etmeye yetmiyor. Kendini bir sonraki adıma şartlandırıyorsun o da seni mutsuzluğa şartlandırıyor. Oysa hayat o kadar da zor değil, hele mutlu olmak hiç…Ünlü oyuncu Harvey Keitel, hayatın sana getirdikleri için şükredeceksin, gerisi için bekleyeceksin, diyor. Mutluluğu sormuşlar şöyle cevap vermiş; “mesela, güzel bir evde güzel biriyle yaşamak. Taş devrinden beri insanların derdi bu” diyor. “O zamanlar bile adamların derdi en temiz mağaraya konup, içine en güzel kızı atmakmış.” Ona göre yaşamalı ve yaşama renk ve değer katmalı. Anlam yaratmalı ve anlam katmalı. Yoksa son pişmanlık asla fayda etmez. Çünkü söylenen söz, atılan ok, kaçırılan fırsat ve yaşanmış hayat asla geri gelmez… Yarının Hikmeti Yaşam insana bahşedilmiş önemli bir armağandır. Ancak yaşamasını ve paylaşmasını bilene. Yoksa kartopu eriyip gittiğinde avucunda hiçbir şey kalmaz. Ona göre yaşamalı ve yaşama renk ve değer katmalı. Anlam yaratmalı ve anlam katmalı. Son pişmanlık fayda etmez. Çünkü söylenen söz, atılan ok, kaçırılan fırsat ve yaşanmış hayat asla geri gelmez… Her şeyin bir müsveddesi var. Ama yaşanan zamanın yok. Olmadı tekrar başa sarayım diyemezsin. Çünkü yenilenmeyecek, başa sarılmayacak tek şey odur. O halde vakit geçirmeden başla. Yarın geç olabilir. Prof.Dr. Ahmet Özer
DİĞER YAZILAR