Mehmet Babacan PİPET MUCİDİ BENİM
Advert
PİPET MUCİDİ BENİM
Mehmet Babacan

PİPET MUCİDİ BENİM

Advert
4 ya da 5 yaşımda olduğum yıllardı.
Akova’nın Karamelik ( Kara millik) semtinde keçe evimiz vardı.
Yörükte tarımla hayvancılık atbaşı yarış halindeydi.
O nedenle yöre “ Sala” denen iki bölüme ayrılmıştı. Dönerli olarak yarısında tarım yapılırken, diğer yarısında hayvancılık sürdürülüyordu. Tarım bölgesinde olanların sürü hayvanları da köyün çobanında olurdu.
***
Babam, Annem ve Nineem ( Yörükçe Ebem), kız kardeşimle biz uyurken, sabahları ekin dermeye ( Biçmeye) gidiyorlardı.
Kahvaltımızı yer sofrasında hazır bırakmayı da hiç ihmal etmezlerdi.
Soframızda, arpa bazlamasının yanında sütümüz, yoğurdumuz, peynirimiz hiç eksik olmazdı.
Ama süt tenceresine dokunmak yasaktı:
Çünkü komşular arasında “ Yayık keşiği” vardı. Altın günü olacak değildi ya. Sütler Her hafta komşulardan birinde toplanır yayık olurdu.
Sütler “ kertik”le verilirdi. Yani, bir çöp süte dik olarak batırılır, sütün son noktasına bir çentik açılır ve çöp saklanırdı. Çünkü süt verildiği ölçüde geri alınırdı.
Şeytan rahat bırakmazmış ya insanı. Soframızda süt var iken, benim gözüm hep yasaklı tencerede oluyordu. Üzerindeki kaymak bir bela idi. Bozulunca düzelmiyordu.
Duydunuz mu bilmiyorum, buluşların birçoğu rastlantı ile gerçekleşmiş?
***
Birgün oynarken, ekin sapının boru gibi olduğunu fark ettim. Beynimde şak diye bir şimşek çaktı. Kaymağın bekçiliğine son verebilirdim.
Önce bir ekin sapı buldum. Boru gibiydi mübarek. Tencerenin başına geçtim. Kaymağı bozmadan nasıl içebilirdim?
Kaymağın en kenarına, yani tencereye yapıştığı noktaya batırıp çektim, delik hemen kapanıyordu.
Sütten birkaç yudum içtim, bekledim: Kaymak bozulmadan, biraz aşağıya kayıyordu.
Soframızdaki süt öylece duruyordu.
Akşam gelince tencere ile oynandığını fark etti Ebem. Yerine tam koyamamışım. “ Bununla kim oynadı?” diyerek, düzeltti, kapağı açıp bir de baktı “ Yav, bu süt azalmış mı, gözüme mi?” dedi, kapattı. Araya başka konuşmalar girdi, unutuldu.
Sanırım, başarmışlık duygusu keyiflendirdi beni. Fazla disiplinin yarattığı ruhsal bir inatlaşma mıydı, ne bileyim? Gece rüyama bile girdi.
Ebemi hem severdim, hem sevmezdim. İyi bir kadın gibiydi. Hastalandığımda başucumda Annem gibi o da ağlıyordu. Yok yok kötü olamazdı. O da bir anneydi; Babamın annesiydi.
Ama çok dövüyordu. Çok zaman yaptığımın yanlış olduğunu şaplaktan sonra anlıyordum.
Yüzümü bile yıkamadan, gene çöktüm tencerenin başına. Epeyce de içtim. Birden aklıma geldi: Ya kardeşim söylerse? Suça ortak etmeliydim.
Ona daha gösterişli bir ekin sapı hazırladım. Biraz da tehdit ederek, içirdim. Söylersen, bıçakla karnımızı yarıp sütü çıkarırlar diyerek, korkuttum.
Süt epeyce azaldı. Ama kaymak indi indi sütün üstüne oturdu.
Tencerenin bekâreti bozulmadığına göre, kimse bişey anlamaz sanıyordum.
Ha, süte su katma buluşu daha olmamıştı o zaman. Süt kentlerle tanıştıktan sonra oldu o buluş.
Zaten bizim Yörük garıları yüz metreden tanırlardı su katılmış sütü.
Hatta süte bakarak, hayvanın yayıldığı yöreyi bile söyleyebilirlerdi.
Bizimkiler sütün azaldığını görüyorlar, ama nasıl azaldığını anlayamıyorlardı. Ebem dizine vuruyor
“ Gız anam, bu süt yarıya enmiş. Gaymak bozuk değel, çencere delik değel. Cinner mi içti bunu?” diyordu.
***
Üçüncü sabah keyifle kalktık.
Ortadaki sofraya hiç ehvallahımız yoktu.
Zuladan çöplerimizi çıkardık.
Tam içmeye başlıyordum ki, bir el ensemden kavradı ve kedi yavrusu gibi havaya kaldırdı. “ Ağzına sıçtığımın dölü” ( Rahmetli öyle ekonomistti ki, yabana gitmesin diye, Babamın ağzına yapardı) diyerek, yere çarpması bir oldu.
Meğerse işe gitmemiş, yüklüğün arkasına saklanmış.
Suç aletiyle, suçüstü yakalanmıştık.
Dayağını biz yedik, patentini gâvur aldı.
. Rahmetlinin ruhu buralardaysa, şimdi ne düşünür acaba?
Mekanları cennet olsun

Mehmet BABACAN