Prof. Dr. Ahmet Özer SÖZÜN NAMUSUNA VE İNSAN ONURUNA BAĞLI BİR YAZAR: YAŞAR KEMAL
Advert
SÖZÜN NAMUSUNA VE İNSAN ONURUNA BAĞLI BİR YAZAR: YAŞAR KEMAL
Prof. Dr. Ahmet Özer

SÖZÜN NAMUSUNA VE İNSAN ONURUNA BAĞLI BİR YAZAR: YAŞAR KEMAL

Advert

 

Prof. Dr. Ahmet Özer ahmet.ozer@toros.edu.tr

Yaşar Kemal’in anısına saygıyla...

Giriş.

28 Şubat Yaşar Kemal’in ölüm yıldönümü. 28 Şubat 2015 yılında ölmüştü söze ve insan onuruna bağlı büyük yazar… İnsanlar doğar, yaşar ve ölürler: Ancak bu süreçte değer yaratanlar, öldükten sonra da yarattıkları değerlerle yaşarlar. Büyük insanlar insanlığın hafızasında eserleriyle daima yaşamaya devam ederler. Çünkü kişiler ölümlü, eserler ise ölümsüzdür. Yaşar Kemal de öldü ama eserleri her zaman yeni insanlarda yeniden yaşayacaklar.

Yaşar Kemal ile aramızda bir bağ vardı. Ölmeden bir süre önce “Beni ölmeden köyüme götürür müsün Ahmet” demişti bana. Alında aynı isteğini çok sevdiği Mehmet Uzun’un cenazesinde de bana söylemişti. Ben de bu isteğini Van şivesi ile “Başım gözüm üstüne Yaşar abi” diyerek seve seve kabul etmiştim. Bu da büyük ustanın çok hoşuna gitmişti. Köylerimiz onunla komşu köyler sayılır, o yüzden ben Van’da yaşayan bütün akrabalarını tanırım. Onlara da söyledim geleceğimizi, sevindiler. Amcası oğlu sık sık beni arayıp ne oldu bu gelme işi diye sordu. Ben de çok istiyordum. Ancak kaç kez teşebbüs ettimse “sağlığı elvermez bu yolculuğa” diyerek bırakmadı sevgili eşi Ayşe Hanım. Öldüğünde bu içimde bir uhde olarak kaldı. Onun büyük anısı içimizde ata baba topraklarında ve tüm Anadolu’da yaşamaya da devam edecektir. Toprağın bol olsun, ışıklar içinde yat sevgili Yaşar Abi.

Ata baba toprakları

Yaşar Kemal aslen Van’ın Ernis köyündendir. Ernis, Muradiye’den Erciş’e giderken Van gölünün kuzeyinde Sor Vadisinin doğusunda yer alır. Denizin kenarında (Vanlılar Van Gölüne genellikle deniz der) yeşillikler içinde kurulu güzel bir yerdir burası. 1915 kışında, Enver Paşa’nın, Ruslar karşısında Sarıkamış’ta orduya yaşattığı o büyük hezimetten sonra buradan kaçış başlamıştı. On binlerce insan gibi, Yaşar ailesi de (soyadları Yaşar’dır bu ailenin) ata baba topraklarını terk ederek kendilerini zar zor Çukurova toprağına atarlar. O yıllar anaların evlatlarını attığı, canını kurtarmak için durmaksızın kaçtığı yıllardır. Tabi sadece Rus işgali yok idi bu yıllarda, kıtlık ve kıran da vardı. Yaşar Kemal’in ailesi de köylerini, mallarını, mülklerini arkalarında bırakarak açlık, yokluk ve sefalet içinde, aylarca süren yolculuktan sonra gelip Adana Kadirli’nin Hemite Köyüne yerleşrler.

Yaşar Kemal burada, Çukurova’nın dikenli bozkırlarında, kuş ve yılan avlayarak büyüdü. Burada ilkokula gitti, okuma yazma öğrendi. Ortaokul son sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kaldı. Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik ve kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı. Yazarlığının ilk yapı taşları yaşamın bu acılı deneyimleri içinde döşendi, yüreğine ilk burada Dadaloğlu’nun türküleri, Evdélı Zeynİké’nin sözleri düştü, stranlar, destanlar engin ruhunun derinlerine birer muazzam resim gibi işledi. Büyüdü, zamanı geldi, Adana’ya sığmadı, İstanbul ve Anadolu derken ünü bütün dünyaya yayıldı. Peki nasıl oldu da ortaokuldan terk, kekeme, bir gözü kör olan bu çocuktan bir dünya devi çıktı? Bunu anlamak için onun yazarlığının kaynaklarına bakmak gerekir.

 

YAZARLIĞININ KAYNAKLARI

 

A) Üç Travma

Yaşar Kemal’in yazarlığının oluşum sürecinde bana göre üç travma, üç coğrafya ve üç beşerî kaynak söz konusudur. Üç travmadan biri ailenin büyük büyük bedeller ödeyerek ata baba topraklarını terke zorlanmasıdır. Nitekim bu unutulmaz kaçışı ‘Kimsecik’ romanında müthiş bir dille anlatır bize. İkinci büyük travma babasının evlatlık olarak alıp yetiştirdiği çocuk tarafından gözü önünde öldürülmesidir. Bu kişi Yaşar Kemal’in, Yağmurcuk Kuşu serisinde anlattığı Salman’dır. Salman, Yaşar Kemal’in gerçek kardeşi değildir. Aile Van’dan kaçarken, Urfa civarında aç susuz perişan bir halde kurt sürüleri gibi dolaşan çocuklara rastlar. Yaşar Kemal’in babası Sadık Bey, yolda bir ağacın altında, yaralı bir çocuk bulur. Yaralarına kurt düşmüş, ölmek üzere olan bu çocuğu karısıyla birlikte alır, yıkar, yaralarını temizler, derman bulup iyileştirir. Adanı Salman koyarlar. Sonra yol boyunca Salman’ı sırtlarında taşıyarak getirirler Çukurova’ya. Sahiplendikleri ve kurtardıkları bu çocuğa ikinci bir oğul muamelesi yaparak büyütürler. Salman büyüyüp geliştiğinde babası Sadık Bey’e taparcasına bağlanır. Ne ki aynı zamanda Sadık Bey’in onu yeterince önemsemediğini, diğer kardeşi Yaşar Kemal’i ona tercih ettiğini düşünür durur. Adeta kendini kanıtlamak adına, onu bulan, büyüten, baba yerine koyduğu Sadık Bey’i namazın üzerindeyken öldürür. İşte bu olay Yaşar Kemal için ikinci büyük travmasıdır.

Üçüncü travma da talihsiz bir kaza sonucu gençliğinin baharında sağ gözünü kaybetmesidir. Dayısı kestiği kurbanı post ederken bıçak kayarak Yaşar Kemal’in sağ gözüne saplanır ve gözü kör olur. Yakışıklı, uzun boylu, iri gözlü adamın artık bir gözü yoktur. Ama o bir gözünün sönen ışığını diğer gözüne yüklediği müthiş ışıkla bütün dünyayı aydınlatmaya çalışacaktır. Salman’ın babasını öldürmesi olayı ile insana kin tutmadan onun iç dünyasını

anlamaya çalışacak; insanoğlunun değişim macerasının peşine düşecek, aydınlatmaya çalışacaktır.

Seferberlik yıllarında Rus’tan kaçış olayı büyük trajedilere yol açtı. Büyük gücün karşısında güçsüzün çaresizce kaçışı onda zalime karşı mazlumun destansı mücadelesinin anlatısına dönüşecektir. Kanımca Yaşar Kemal’in içindeki cevheri eriten ve onun aydınlık saçarak çıkmasına vesile olan şey bu üç travmatik olaydır.

 

b) Beslendiği coğrafyalar

Tabi bir de beslendiği coğrafyalar ve bu coğrafyalarda gürül gürül akan yaşamlar vardır onu etkileyen. Yüksek bir gözlem gücüne sahip usta yazar bu coğrafyalardan müthiş etkilenmiş onu yazıya ete kemiğe büründürmüş yeniden toplumun içine salmıştır. Yaşar Kemal’in damarlarının içinde kök saldığı durmadan beslediği toprak, çevre ve insandır. Özellikle bu kadim coğrafyaların onun yetişmesindeki rolü çok büyüktür. Bunları da üçe ayırabilirim:

Birincisi onun atalarının geldiği Van ve çevresinin destansı olaylarıdır. Eşkıyalar, ailesinin yaşantısı, gelenekleri ve bu eşkıyalık hikayelerinin, geleneklerin, yaşantıların başta annesi olmak üzere aile fertleri tarafından ona sürekli anlatılmasıdır. Nitekim röportajlarında her fırsatta söz eder bundan. Ayrıca namlı bir eşkıya olan dayısı Mahıro’nun, başyapıtı sayılan, İnce Memed romanındaki etkilerinden bahsetmek mümkündür.

İkinci önemli coğrafi kaynağı onun romanlarının anayurdu olan Çukurova’dır. Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği, bildiği topraklardır burası. Kemal, buradan beslendi, İstanbul’da yaşarken bile buraları yazdı. Çünkü başı İstanbul’dayken bile kökleri Van’da, Anadolu’da ve Çukurova’daydı. Ağaç kökünden yükselir. Bir yazarın da en büyük banka hesabı çocukluğudur. Yazar kimi zaman çocukluğuna döner, oradan aldıklarını günümüze taşır ve işler. Yaşar Kemal’in çocukluğu Çukurova’da geçmişti. İstanbul’da oturuyor ama Çukurova’yı yaşıyor, Çukurova’yı yazıyordu. Çünkü ot bile otken kökleri üzerinde yeşerir, insan insanken nasıl köklerden beslenmesin. Onun kökleri Çukurova, gövdesi Türkiye, dalları bütün dünya, yaprakları bütün insanlıktı. O yüzden nasıl ki Faulkner’ın Yoknapatawpha’sı varsa, Yaşar Kemal’in de Çukurova’sı var. Hatta o, her yazarın mutlaka bir Çukurova’sı olmalı diyordu. Tıpkı James Joyce’nin İrlanda’sı, Man’ın Meksika’sı, Puşkin’in Petersburg’u, Dostoyevski’nin Moskova’sı, Tolstoy’un Çiftliği gibi.

Çukurova’daki toplumsal yapıyı; sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bağlamda ele alan Yaşar Kemal; yaşadığı yörenin halkı ile bütünleşerek sanatını halk için yaptığını şu sözler ile ifade eder: “Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine; halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak,

onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Benim sanatım, içinden çıktığım sınıfın çıkarlarının emrindedir. Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.” Bu sosyal, siyasal yapıdan devşirdiği tipler, karakterler, olaylar, yerler var, ağalar, beyler, köylüler, Toros Dağları, Anavarza Kayalıkları, Akçasazlıklar, yanıp kavrulan suya hasret topraklar, toprağa hasret köylüler ve bunların arasındaki sınıfsal kavgalar, çekişmeler ve insanoğlunun büyük trajedisi. Değişimi, dönüşümü... Ve insanoğlunun iç dünyası, psikolojisi, bu psikolojinin altında yatan saikler, onu harekete geçiren nedenler ve illaki ağaların beylerin zulmüne uğramış, onun deyimi ile sırasında dünyanın en korkak, sırasında dünyanın en kahramanları köylüler. Abdi Ağa, Kel Hamza gibi ağa tiplemeleri, onların da üstünde devletle, kurucu elitle irtibatlı Arif Saim Beyler, Ali Sefa Beyler. Onların kulu kölesi Rızalar, Ademler, İsalar, Musalar. Ve zulme başkaldıranlar, İnce Memedler, Gezik Duranlar, Çerkez İdris Beyler, Kürt Reşitler. Ve sırası gelince içindeki kahramanı parlatan köylüler, Yaşlı Süleymanlar, Sarı Ümmetler, Koca Dursunlar.. Kadınlar, yiğit yürekli kadınlar. Irazcalar, Hatceler, Hürü Analar. Yel Musalar, Topal Aliler vs.

Bütün bunlar Kemal’in romanlarının anavatanı, Çukurova’nın yaşayan capcanlı, bugün bile orda burada bulacağınız kahramanları, tipleri, karakterleridir. Yaşar Kemal onları ete kemiğe büründürüp evlerimizin içine taşıdı. Sadece Türkiye’nin değil, 42 dile çevrilmiş eserleriyle yedi kıta dört düvele taşıdı onları. Yaşamı boyunca 42 roman yazdı, yirmi iki de öykü… Şiirleri de var büyük romancının. Bu eserleriyle büyük kalıcı bir hizmet yaptı insanlığa. “Ben söze ve insanın onuruna bağlıyım” diyen bir yazardır o. Özgürlük, eşitlik, insan ve doğa sevgisi, kültürel farklılıklara saygı gösterme ve sahiplenmedir ideali.

Ve üçüncü, beslendiği kaynak da tüm Anadolu’dur. Anadolu’nun bütün köşeleri, köyleri, kasabaları, bucakları, dağları. Gazetelik için röportajlar yaptığı Anadolu’yu on iki yıl boyunca karış karış gezdi, dolaştı. Oralardaki insan manzaralarını gördü, hikâyeler, ağıtlar, masallar dinledi. İbreti alem olaylara tanıklık etti, yaşanmış trajedileri dinledi. O azametli yapısıyla onlarla ağlayıp o devasa kahkahalarıyla onlarla güldü.

Travmalar zaten içindeki ateşi alevlendirmişti, Anadolu’daki yaşantılar, Van dağlarında şahit oldukları ve Çukurova’da gördükleriyle o alev bu yaşam pratiklerini tutuşturdu, yandı, alevlendi bir kez daha. Bir büyük yangın oldu tıpkı onun Ali Dağı’nın başında yaktığı büyük ateş gibi. Ve Yaşar Kemal’in içi bu olaylar ve gördükleriyle kurşunun ateş üstünde erimesi gibi eridi, yepyeni bir kimya meydana getirdi.

c) Etkilendiği yazarlar, şairler ve kitaplar

İşte o büyük yangınların içinde eriyerek yeniden oluşan kimyanın yeni kalıplara dökülmesi, yeniden hale yola girmesi gerekirdi. Bu noktada ise beşerî ilişiklileri rolünü oynayacaktı. Kanımca bunda da üç şey etkili oldu. Bunlar okuduğu kitaplar, kurduğu ilişkiler, tanıdığı insansınlardı. Destan, insan ve stran ilişkisi diyorum ben bunlara.

Yaşar Kemal bir kitap kurduydu. Okula giderken, babasının ölümüyle fakirliğe düşüp ırgatlık yaparken, sinemalarda çalışırken, arzuhalcilik yaparken, çeltik tarlası bekçiliği yaparken, traktör şoförlüğü, çırçır fabrikası yazıcılığı yaparken, bütün bu işlerde bulunurken bile hep okudu. Biriktirdi. Okudukları ve biriktirdikleri daha sonra bir çeşmeden berrak bir su gibi gürül gürül akacaktı. Rus klasiklerini, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi, Puşkin’i, Gorki’yi, Şolohov’u daha o yıllarda ezbere biliyordu. Fransız Klasiklerini, Balzac’ı, Hugo’yu, Moliere’i okudu. Modern romanın başlangıcı sayılan Cervantes’i, Man’ı, Joyke’yi, Stendal’ı, Dikkens’ı, Kafka’yı ve diğer onlarca yazarı okudu, onlarla hemhal oldu; okudu, emdi biriktirdi. Sıra emdiklerini vermeye geldiğinde hiç zorlanmadı o yüzden.

İnsan ilişkisi de çok önemli onda. Daha genç yaşlarda Abidin ve Arif Dino ile tanıştı. Özellikle Arif Dino’nun onun hayatında çok büyük etkisi oldu. Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Orhan Kemal, Sait Faik, Nurullah Ataç, Sabahattin Ali ve diğerleri. Birçok şair, yazar, sanatçı, edebiyatçı dostu vardı. Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi ile tanıştı. Sonra İstanbul’un entelektüel ve sanat çevresinin içine girdi. Onda eriyen kurşunlarının nasıl kalıplara döküleceğine yardımcı oldular okumuş yazmış dostları. Ve destanlar, masallar, yaşanmış hikayeler.

Yaşar Kemal bir destancıydı aynı zamanda. Annesinin masallarıyla büyülenmiş, köylerine gelen destancıların destanlarıyla büyümüştü. Kürtlerin Homeros’u, dengbejlerin şahı olarak anılan Ewdal’ın hikayesinin peşine düştü. Kozanoğlu’nun hikayesini söyleyen Dadaloğlu’nu biliyordu. Gözü kör olduğunda kekeme olmuş dağlara kaçmıştı. Aslında o destanların yurdu dağlara sığınmıştı. Günlerce kendi kendine türkü çığırmış, kılam söylemiş sonunda hem dili açılmış hem de ismi aşık Kemal’e çıkmıştı. Eşkıya hikayeleri, köy masalları, Kaf Dağının ardında geçenleri dinlemişti. Bin bir gece masalları, Şehname, Odysseia, Don Kişot, Hint masalları, Alman masalları, Kürt masalları, Türk söylenceleri. Hepsi, hepsi roman heybesinin bir yerinde vardı. Günü geldiğinde o ambar bunca şeyi taşıyamaz oldu; bent patladı, hazine etrafa gürül gürül aktı, topluma doğru aktı gitti.

 

Cevheri mücevhere çeviren adam

Kimi mücevheratın adı İnce Memed oldu, kiminin Sarı Sıcak, kiminin Teneke, kiminin Demirciler Çarşısı Cinayeti, kiminin Kale Kapısı, kiminin de Karıncanın Su İçtiği… Höyükteki Nar ağacı, Yılanı Öldürseler, Deniz Küstü, Akçasazın Ağaları ve daha niceleri. Ciltler ciltleri izledi… Binlerce on binlerce sayfa saçıldı insanlığın edebiyat sofrasına. Kelimeler dile geldi. Cümleler ovaları dağları resmetti. Sayfalar insan olup, aşk olup inledi. Korku olup, kahramanlık olup canlandı. Onları büyük maharetle canlandırdı Yaşar Kemal. Hepsinde nice derin hazineler saklıydı. Hem de insanlığa yararlı. Onları yaptı, yarattı, sonra saldı ve onlara “Gidin karışın topluma, görevlerinizi yapın” dedi. Ve onlar, Yaşar Kemal oldu, Yaşar Kemal da onlar.

O zulmün karşısında hiç eğilmedi, mazlumun yanında durdu. Bazen bu yolda ağır bedeller ödedi, sürgünler yaşadı, hapisler yattı. Anadolu’dan derlediği ağıtları yakıldı, eserleri yasaklandı. O gün o ağıtlardan korkarak yakan et kafalı zorbaların kim olduğunu kimse hatırlamıyor bile. Ama dünya durdukça ağıtları yakılan, romanları zaman zaman yasaklanan, itilen kakılan, insanlık için her türlü güçlüğü göze alan Yaşar Kemal’i herkes hatırlamaya devam edecektir…

O büyük kapıdan giren nadir yazarlardandı. 1923’te başlayan yaşamı 2015’te son buldu. Sadık’ın oğlu, Ernis sürgünü, Göğceli’li Kemal gelip geçti bu dünyadan. Zaman akıyor hala... Ama o zamana karşı, ölümün elinden kurtardıklarıyla ölümsüzleşti. Kuyruklu bir yıldız gibi geçip gitti... O gitti ama eserleri şimdi hayatta ve insanda yaşamaya, yeniden ışımaya devam ediyorlar.

Prof. Dr. Ahmet Özer

Prof. Dr. Ahmet Özer ahmet.ozer@toros.edu.tr

Yaşar Kemal’in anısına saygıyla...

DİĞER YAZILAR