Mehmet Babacan DÜZİÇİ KÖY ENSTİTÜSÜ'NDEN ADANA'DA 19 MAYIS
Advert
DÜZİÇİ KÖY ENSTİTÜSÜ'NDEN ADANA'DA 19 MAYIS
Mehmet Babacan

DÜZİÇİ KÖY ENSTİTÜSÜ'NDEN ADANA'DA 19 MAYIS

Advert
23 Nisanda büyümeye başlardık biz.
Ulusal Bağımsızlık ve Çocuk Bayramında sanki tamamlardı çocukluğumuzu.
0 akşam başlardı gençlik koşumuz.
“ Hedefimiz 19 Mayıs! İleri!” derdi spor Hocamız.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “ Hedefiniz Akdenizdir, ileri!” dediği gibi.
18 Mayıs akşamına kadar sürerdi hazırlıklarımız.
Savaşa çıkacak bir orduyduk sanki. Spor aletlerimiz topumuz, tüfeğimizdi.
Öldürmeye, talan etmeye değil, sevgiyi, coşkuyu ve şiirsel devinimleri sunma savaşıydı bu. Yurt savunmasından sonraki en güzel, en anlamlı meydan savaşıydı.
Yeri yerinden oynatan bir “ Bando Takımı” mız vardı. ( 1954’tem sonra Mehter Takımı”na dönüştü.) 40 kişilik mandolin grubu bandoya ayrı bir çeşni katıyordu.
Aletli gösteri grubu adeta akrobatik gösteriler sergilerler; izleyicilerin ağızlarını açık bırakırlardı.
Müzik eşliğinde bedensel hareket sergileyen 700 kişiyle, sanki bir çiçek tarlası oluşurdu stadyumda.
***
18 Mayıs sabahı yola çıkardık Haruniye/ Düziçi’den.
Hasta ve özürlülerle okulda nöbetçilik görevi olanların dışında, herkes katılırdı Adana seferine.
9 km. uzaklıktaki Yarbaşı tren istasyonuna koşarak giderdi çoğumuz.
Saat 10 trenini şanslı sayardı tren görevlileri. Çünkü Adana’ya varıncaya kadar bayram yaşardı o tren. Bir festival ortamına dönüşürdü tüm vagonlar. Kimse rahatsız olmazdı. Tren yolcuları bitmesin isterlerdi şarkıları, türküleri. O daracık vagon koridorlarında, bir baştan bir başa halay çekilirdi.
İki saat kadar sürerdi cümbüş yolculuğumuz.
Adana tren istasyonundan İnönü İlkokuluna kadar askeri düzen içinde, uygun adım yürüyüşle giderdik. Yorulma denen bir kavram yoktu o zamanlarda.
İnönü ilkokuluna ulaşmak da bir hedefti bizim için. Çünkü bir an önce ulaşıp eşyalarımızı koymalı, şehri görmeye koşmalıydık. Küçücük Haruniye’nin dışında, Düldül dağsız bir yer
görme hasreti içindeydik.
Şehri gezişimiz de ilginçti. Küçük gruplar halinde gezerdik. Süremiz yarım gündü.
Gönlümüz çok yer görmekten yanaydı. Ama birbirimizi sürüklerken geçiyordu zamanın yarısı.
Ö nedenle koşar adım geziyorduk. Hatta birbirimizle konuşmaya bile fırsatımız olmazdı.
Çevrenin ilgisini çekmiş olmak mutlu ediyordu bizi. İlginç buluyor olmalıydılar. Çünkü manken gibiydik. Tek düze bakımlı, temiz kıyafetimizle bir gösteri objesi gibiydik.
Çevre bizi böylesine gördü de biz neyi görebildik?
O hasretini çektiğimiz gezip görmeler bu muydu? Düldül Dağı bize gülmez miydi?
Bize acımadan çöküverdi akşam burukluğu.
Kovana toplanan arılar gibi toplanırdık İnönü İlkokluluna. Yatağımız olmaya hazırdı tahta sıralar. Ama kim yatar ki. Yarım günde görülenleri, duyulanları ve duyumsanmış
olanları anlatmaya yeter mi bir gece?
Grup grup gezdiğimiz için, izlenimler elbette ortaktı, anlatımlar da ortak olacaktı.
Neyleyim ki anlatma sırası bulamadığı için, küsenler bile oluyordu.
Demem o ki, söyleşilerimiz bitmeden gece biterdi.
***
Samsun’a çıkar gibi kalkardık 19 Mayısa.
Sabahın 9’unda Adana Şehir Stadyumu, coşkuyla zaptedilmiş bir Çukurova kalesidir.
Sanki akıp gelmiş bir coşku seli. Dolduruverir koca stadyumu. Süpürüp atar bir anda beyinlerden, yüreklerden cümle dertleri.
Sıramız geldiğinde gösteri alanı bir papatya tarlasına dönüverirdi. Özenle dizilmiş 700 papatya. Sütbeyaz kısa kol gömlek, lacivert pantolon ve beyaz spor ayakkabı ile
bir çizgi düzgünlüğünde çiçek dizgeleri. Bir anda topraktan çıkıvermiş gibi serpilirdi gösteri alanına. Büyüleyici bir görünüm olurdu.
Alanın bir bölümünde kırk mandolin eşliğinde Bando Takımı, adeta konser verirdi.
Bir başka köşede aletli atletizm gösteri ekibi, başlama işareti beklemektedir.
700 insan “ Yine bir gül Nihal.. “ şarkısının vals ritminde birer kelebek olurdu.
Sergilenen jimnastik hareketlerinin büyüsü başlardı. Sevginin, onurun ve coşkunun ılık meltemi, sımsıcak kucaklardı tüm yürekleri.
On binlere varan izleyicide iki şey görülürdü: Gurur gözyaşları ve çınlayan alkış
Ne ilginç ki, gösterilerin bitmesini seyirci istemezdi de biz de istemezdik.
Her program gibi bizim gösterilerimiz de sonlanır, aylarca konuşulacak anılar kalırdı geride.
***
Okula dönüş sürecimiz başlardı akşamüstü.
Tren istasyonu ana-baba günü olurdu gene. Herkes cıvıl cıvıl. Bayram heyecanının üstüne bir de başarının coşkusu eklenmiştir. Yorulmak denen kavram daha bulunmamış olmalıydı.
Kara tren beklenirken, sınıf sorumluları yoklamalarını yapmış, “ Konvoy Başkanı” spor öğretmenine tekmili, ulaştırmıştır.
Öğretmenler de dahildir bu yolamaya. Yılın birinde bir hata olmuştu:
Matematik öğretmenimiz Şazettin Özkazanç unutkanlığıyla ünlüydü. Edebiyatçı eşi Melahat Hanımsa fazlaca sevecen ve fazlaca kuralcı bir insandı. Bir bankta oturmuş treni beklerken. Şazettin Bey sigara almak için büfeye gider. O sırada da tren gelir. Trenin durma
süresi çok kısadır. Öğrencilerle birlikte Şazettin Bey de atlar trene. Oysa Melahat Hanım onu beklemektedir Gar bankında.
Vagonları gene festival alanına çevirmiştik. Halaylar dizilmişti koridorlara. Bir ara Şazettin Bey “ Çocuklar, Melahat Hanım nerde? Gören var mı aranızda?” demişti. Arkadaşlardan biri
“ Hocam, istasyonda sizi bekliyordu” deyince, Toprakkale’den geri dönmüştü Adana’ya.
***
Zafer kazanmış bir ordu gibi, bando eşliğinde marşlarla dönerdik Düziçi’ne.
Anlatacaklarımız vardı kitaplar dolusu..
Törene gidemeyen nöbetçi arkadaşlarımıza anlatacaktık.
Revirde kalan hasta arkadaşlarımıza anlatacaktık. Hem de ballandıra ballandıra.
Nasıl oluyorsa biz anlatmadan önce Haruniyeli duyardı.
Hem de gurur duyarlardı bizimle.
Onların olmuşuz demek ki.
Halkla bütünleşmek bu olmalıydı.
Hiç sönmezdi o heyecanımız.
Çünkü yeni ulusal etkinliklere koşulluydular.
Mehmet BABACAN