Prof. Dr. Ahmet Özer BİR ANMA, İKİ BÜYÜK BİLİM İNSANI
Advert
BİR ANMA, İKİ BÜYÜK BİLİM İNSANI
Prof. Dr. Ahmet Özer

BİR ANMA, İKİ BÜYÜK BİLİM İNSANI

Advert

 

Giriş

İki önemi bilim insanı, iki yürekli yurtseverdi onlar. Biri Prof. Dr. Nadir Nadirov biri de Prof. Dr. Kinyas İbrahim. Kazakistan’da yaşıyorlardı. Kendi iradeleriyle burada değillerdi. Bütün Kürtlerin yaşadığı kaderi yaşamış sürgün olmuşlardı uzak Asya bu steplerine. Onları sürgüne rağmen orada boy vermiş çıkıp gelmişlerdi bu görkemli günlerine. Ne ki Kürt halkının yetiştirdiği bu iki yiğit insanı bu sene peş peşe kaybettik. Onlar gitti ama izleri kaldı. O izler kaybolmamalıydı. Bunun yolu onları yazmaktı, yazdık, onları anmaktı, andık. Bunun için Van yollarındaydım.

Kazakistan’a 2019 yılında bir seyahat gerçekleştirdim. Bu gezim beni çok etkiledi. Orada yaşayan halkımızı sosyolojik, kültürel ve siyasi olarak inceledim, araştırdıkça ilgim ve merakım arttı. Bunun üzerine gözlemlerimi yazıya döktüm, araştırmalarımı derinleştirdim ve oturup haklarında bir kitap yazdım. Kitabın adı “Vatanını Arayan Halk, Kazakistan Kürtleri” idi. Bu çalışmam bitip de yanına giderken maalesef değerli dostum Kinyas İbrahim’in ölüm haberini aldım, çok üzüldüm. Oysa hemen her hafta konuşuyor, kitapla ilgili görüş teatisinde bulunuyorduk. Üstelik kitabın önsözünü de o yazmıştı. Hemen yayın evini aradım bu çalışmayı Kinyas İbrahim Mirzoyeve ithaf ettiğimi söyledim.

Ne ki ve ne yazık ki iki hafta sonra Prof. Dr. Nadir Nadirov’un ölüm haberi geldi. Oysa birkaç gün önce hastanenden onu aramış konuşmuştuk. Doksan yaşındaki o koca çınar bana “Ahmedé bira, telefona baktım, gelen arama senden olunca ‘bu telefona cevap vermelisin Nadir. Bu telefon önemli ve değerli bir bilim insanından geliyor, hasta yatağından da olsan buna cevap vermelisin’ dedim kendi kendime” Hasta yatağından gelen bu sözler beni çok duygulanmıştı. Oysa ben ona moral vermek için aramıştım ama o hasta yatağında bile bana moral veriyor hakkımda övücü sözler söylüyor, yükümü ağırlaştırıyordu.

Derken o meşum ölüm haber geldi. Lvra ölümün yaşa başa saygısı yoktur, ilim irfan fark etmez onun için. Ki hepimiz ertelenmiş bir mahkeme kararı gibi ölüme mahkûmuz. Karar ne zaman tebliği olacak bilinmez. Nadir amcanın ölümü beni derinden sarsmıştı. Tekrar kitabın yayınını durdurdum “Kitabi bu iki bilim insanına birden ithaf ediyorum” dedim ve ilk sayfa fotoğraflarıyla birlikte konulmak üzere bir ithaf yazısı yolladım. Kitap Kürtçe olarak yayınlandı. Kitabın Türkçesi de bir ay sonra çıkacak. Bu arada ben Moskovada tanışan Nadirov ve Mustafa Barzani’nin romanını yazıyordum. O da bitti, Dohuk Üniversitesinin kurduğu bir komisyon çalışmayı inceleyecek ve sonra en az üç dilde birden yayınlanacak.

İşte bu duygu ve düşüncelerle doluyken bu iki değerli insanın kırkları doldu, Kazakistan’da anmaları yapıldı. Ve fakat asıl bir anma ata baba topraklarında yapılmalıydı ve bu görev de bana düşüyordu. Bu görev bilinci ve bu sorumlulukla yola çıktım.

 

Giderem Vana Doğru

Vanlılar kadir kıymetle ilgili duygularını söze, sözleri türkülere dökmüş insanlardır. Derler ki, “Giderem Vana doğru, yolum İran’a doğru, kes başım ganım aksın, kıymet bilene doğru”. Kadirşinaslık, kadirbilirlik önemli toplumsal bir marifettir ve bizim oralarda marifet iltifata tabidir. Madem böyle marifetli iki insanımızı yitirdik, o halde gün onları anma günüdür, gün kadir kıymet bilme günüdür deyip yola çıktık.

Tarihler 14 Ekim’i gösterdiğinde söz konusu önemli toplantıyı gerçekleştirmek üzere Van’a doğru uçuyordum. Uçak doğduğum bu güzel topraklara yaklaştıkça heyecanım da artıyordu. Gidişim sadece benim için değil halkımız için de önemliydi. Levra gidişin konusu halkımız için de son derece önemli ve değerli olan bu iki insandı.

 

Tarihin Derinliklerinden Gelen Sesler

Biz Van gölünün üzerinden Vana doğru giderken Dengbej strana durmuştu. “Dilémin kîne kîna Behra Wané, gele kayıkçıya kayıqé xu berdané/Yüreğim Van gölü gibi atar, üstünde gam keder yüklü kayıklar gezer” diyordu. Uçakta bu minval üzere derin düşüncelere dalmıştım ve orada kendimle hasbihâldeydim. Bunca yüzyıldır “serfiraz” yaşamayı ıskalamıştık, acaba insanlığın uzayda taht kurduğu bu çağda bir şey yapacak mıydık? Bu düşünceler içinde yavaş yavaş menzile yaklaşıyor ve derken Van’ın hudutlarına giriyorduk.

Uçak Van gölünün üzerinde Artos Dağına doğru döndüğünde kuzey doğuya baktığımda Gürpınar’ın Hevşesork Köyünü gördüm. Bu köy Prof. Dr. Nadir Nadirov’un babası Keremè Heci Nadir’in köyüydü. Biraz ilerde yeşil yamaçlara yaslanmış Keşişoğlu köyü göründü, onu geçince Toni ve daha başka Bıruki köyleri göründüler. Bunlar da Kinyasè İbrahim’in anası Bala Xanım ile teyzesi Tevrat Xanımın doğduğu köylerdi. İşte ben bu toprakların koynundan çıkıp gelen Mezopotamya’nın bu iki yiğit evladını anmak için Vana gidiyordum.

 

Van Gölünün Ortasında Bir ada

Aşağıya baktım, altımızda bir derya kadar büyük görünen Van gölü uzanıyordu. Bu sabah göl bir başkaydı sanki. Yekpare lacivertimsi renge bürünmüştü, kıyılara yaklaştıkça bu rengi turkuaza dönüyordu. Hafif yelin yarattığı dalgaların hışırtısını uçaktan iç sesimle duyar

gibiydim. Sonra dalgalar kıyıya varıyor orada beyaz köpüklere dönüşüyor, ardından dağılıp gidiyordu. Mala mini, bu gölde az yüzmemiştim. Sdece ben mi, bir de Tamara’ya tutkun Memo vardı, bé miraz Memo da yüzmüştü yüzyıllar önce. Metran İsa’ya sığınmış ama ceberut baskı karşısında o da kurtaramamıştı yiğit Memo’yu. Dinler arası ayrılıkların sevdalar üstüne kurduğu baskıydı onların yaşadığı. Van gölünün ortasında fırtınaya terkedilmiş, öyle umarsız kala kamıştı, bir daha geri gelmemek üzere gitmişti, Ah Tamara… Ah Tamara.. diyerek. Bu nidalar zaman içinde Akdamar ‘a dönüşecek ve adadaki bu kilise dünyaca ünlenecekti. Buradan bu topraklardan bir de kimliklerinden dolayı gidenler, gönderilenler, sürgün edilenler vardı. İşte Nadir Nadirov ve Kinyas İbrahim onlardandı. Coğrafya kader diyor İbni Haldun tamam da bu kader hiç değişmeyecek mi. Daha ne zamana kadar böyle dönecek zulüm dolu bir baş gibi bu dünya.

 

Dağların Serencamı ve Selamı

Başımı kaldırıp önüme baktım, bu kez berideki kadim Van Kalesi, gölün diğer kenarındaki Suphan dağını selamlıyordu. Hepsi de sanki gelişimizin nedenini anlamış gibi bizi biraz hüzünlü biraz buruk selamlıyorlardı. Levra Nadirov ve İbrahimov bir daha bu topraklara ayak basamayacak onları selamlamayacaktı, mala mini…

Uçak hava alanına teker koyduğunda doğuda başı hafiften karlanmış Erek Dağına kaydı aklım. “Bu dağ Mengene dağıdır tan yeri atanda Van’da” diyor şair avazı çıktığı kadar bir gür sesle. Bu dağ Nemrut yavrusudur tan yeri atanda Van’da. Sipan’dır, Sipané Xelaté, Siyabend’in dara düştüğü mekandır, bir yaralı deniz gibi Xecéye akan.

Bu dağlar kalu beladan beri Van gölüne aşıktırlar ve fakat bir türlü eğilip öpemiyorlar yavukluyu. Çünkü dağlar eğilmez ki... Ben Pirreşit’te al akıtmalı bir küheylanın sırtında rüzgâr gibi uçarken. Ve halkım ah halkım ne zamana kadar böyle mazlum bindest kalacaksın sen?

 

Ana Yurdunda Olmak

Bu sırada anılarım depreşip, bütün yaşamım gözlerimin önünden gelip geçiyor. Ne de olsa ana yurdundayım. Boşuna “ana gibi yar vatan gibi diyar yok” dememişler. O vatan ki sürgünlere, vurgunlara ve de içindekileriyle vatansızlığa mahkûm edilmiş. İşte onlardan ikisi geçtiğimiz Ağustos ayında iki hafta arayla peş peşe gittiler, son kez vatanlarını görmeden, vatanlarına hasret. Onlar geçip gitti bu dünyadan ama anıları yaşamalı, biz onları yaşatmalıyız. İşte bu sebeple Van’dayım şimdi.

Levra onlar anılmaya değer insanlar, çünkü onlar halkları için büyük fedakarlıklar yaparak, büyük işler başararak geçip gittiler bu darı dünyadan. Geçip giderken iz bıraktılar. Onları, bizim gençlerimiz, onlardan sonra gelen kuşaklar tanımalı, tanıyanlar unutmamalı, hep hatırlamalı. Bu sebeple onlara dair bir anma gerçekleştireceğim bu diyarda, Van’da. Bu sadece bir vefa borcu değil, mazlum bir halkın çocukları olarak bir tarih ve millet bilinci yaratma çabasıdır. Bu gerekli hem de çok gerekli hem de her şeyden fazla.

 

Görkemli İki Ömür

Değerli dostlar, kıymetli halkımız; insanlar doğar, yaşar ve ölürler. Önemli olan sadece yaşamak değil, önemli olan bu yaşamdan görkemli bir ömür çıkarabilmektir. Bunu yapmak için kendinden daha büyük ve kendinden daha değerli bir amaca bağlanmak gerekir. Onlar, Nadir Nadirov ile Kinyas İbrahim, yaşadıkları her anın hakkını vererek bunu başardılar. Onları saygıyla yad ediyoruz.

Zaten insanlar anlar ve anılardan başka nedir ki? Fakat anlar ve anıların tuhaf bir huyları vardır. Yaşandıkça derin kuyuların tozlu raflarında birikirler. Onları gün güzüne çıkarıp anlatmazsak ölürler. Çünkü unutulmak anılar için ölmek demektir. Ama onları anlatırsak ömürleri bizim ömrümüz kadar olur. Ve fakat onları yazarsak biz ölsek de onlar yaşamaya devam ederler, ömürleri bizimkinden çok daha uzun olur. Onun için insanın yaşamında anılmaya ve yazılmaya değer kıymetli anıları olmalı tıpkı Nadirov ve İbrahimov gibi.

 

Onları Anacak ve Yaşatacağız

Onun için Nadir Nadirov ve Kinyas İbrahim’in kıymetli yaşantıları ve anıları anılmalı ve yazılmalıdır. Çünkü onlar hem dünya bilimi için hem de kendi halkları için değerli şeyler yaptılar, unutulmaması gereken değerler ürettiler, anılmaya değer şeyler yaşadılar. Bizim görevimiz onları yaşatmak. İşte ben de bu bilinçle onların köklerine döndüm, ata baba yurdunda, onları halkımızla buluşturmaya karar verdim. Halkımızla birlikte bu iki yiğit Kürt bilgesini anmak istedim. İstedim ki anıları unutulmasın, her daim hatırlansın ve kalplerde yaşasın.

Vana geldikten sonra Van Valisini ziyaret edip bu topraklardan çıkmış bu iki değerli insanın adının birer caddeye verilmesini talep ettim. Belediye başkanının yerine de bakan Vali bu önerimi makul karşıladı. Ama şimdi olur ya da olmaz, bu düşüncemizi mutlaka gerçekleştireceğiz.

 

Anma Toplantısı

Sonra hemen yapacağımız anma toplantısı için hazırlıklara başladık ve toplantı için bir duyuru yaptık. 16 Ekim 2021 Tarihinde yapacağımız toplantıya halkımızı davet ettik. Bu tarih geldiğinde salon tıklım tıklım dolmuştu. Kanaat önderleri, siyasi partilerin ve Sivil toplum Örgütlerinin temsilcileri, her iki lehengin akrabaları, dostları, tanıyanları tanımayanları, bütün halkımız akın akın geldiler ve kocaman salonu lebalep doldurdular.

Önce bu iki bilgeyi ve halk önderini tanıtan, onların yaşamlarını anlatan belgeselleri gösterdik. Her kes onların acılı yaşamlarını, büyülü çalışmalarını, azimkar çabalarını büyük bir dikkatle izledi. İzleyenler, derin bir keder ve boğazlarına kadar dolmuş bir hüzünle doldular. Onların acılarla dolu yaşamları perdeye yansıdığında bir ara dönüp salona baktım, ağlayanlar vardı. Bir duygu seli yaşanıyordu. Sürgündü, çetindi ama yaşam devam ediyordu ve onlar ateşin içinden yürüyerek geliyordu. Sevinç, hüzün ve gurur birbirine karışmış bir büyük harmana durmuştu.

 

Anmaya Dair Yaptığım Konuşma

Belgesel filmler bittiğinde beni kürsüye çağırdılar, herkes pür dikkat dinliyordu, topluluğa şöyle seslendim: Dostlarım, kardeşlerim, analar, bacılar, değerli konuklar; bugün burada iki büyük bilim insanını, iki yürekli yurtseveri ve iki değerli dostu anmak için toplanmış bulunuyoruz. Herkes gibi onlar da geldi, yaşadı ve gittiler, ama bir farkla, onların yaşamı çok acılı geçti, çok çetin günlerden geçtiler, sürgünleri aşıp geldiler ve bütün bu zorluklara rağmen, bu zorlu yaşamlardan dünyada parlayan, kendi halklarının yüreğine kazılan ve herkesçe görülen iki yıldız çıkardılar. İşte bu çok önemliydi. Hem ateşin içinden yürüyerek geleceksin hem de finali böyle bitireceksin, inanın bu, dünyada çok az kişiye nasip olan bir şeydir.

 

Sürgün Hayatlar

Nadirov’un ailesi o daha 5 yaşındayken 1937 yılında Nahçivan’ın Kikaç köyünden Stalin tarafından Kazakistan’ın Sibirya yakınlarındaki Taras bozkırlarına sürülmüş. Bir yıl sonra da abisi KGB tarafından gözleri önünde alınıp götürülmüş ve bir daha geri dönmemiş. Okumak istemiş ama bir köyden diğerine gitme izni olmadığı için okuyamamış. Ne ki onun içinde yanan ateş hayattan intikam alırcasına onu sürekli ileriye azimle itmiş. Bu yüzden yılmamış, ısrar etmiş, güçlüklerle başa çıkmaya çalışmış. Okumak için Stalin’e mektup üzerine mektup yazmış “Sovyet oku diyor, siz okuyun diyorsunuz, bana neden okumak için izin vermiyorsunuz, benim suçum günahım ne?”

Bu mektuplar etkisini göstermiş, bir süre sonra küçük bir yerde okumasına izin vermişler ve Japonya sınırındaki bir küçük kasabada okumaya muvaffak olmuş Nadirov sonunda. Okulu başarıyla bitirmiş, fakat bu kez de yüksek öğrenim için izin çıkmamış ta ki 1953 yılında Stalin ölünceye kadar. Stalin öldükten sonra Moskova’ya gitme izni çıkan Nadirov, mastır, doktora yapmak için oranın yolunu tutmuş, o andan sonra yıldızı parlamaya başlamış. Ve ondan sonra yaptığı çalışmalarla kendi alanında dünya çapında bir bilim insanı olmayı başarmış. Büyük bir başarıya imza atmış. Onu bir gece yarısı kara trenlerin derme çatma vagonlarına bir eşya gibi atanlar meğer Kafkaslardan Orta Asya’ya bir yıldız taşımışlar da haberleri yokmuş. Sürdükleri o çocuk büyüyüp petrol ve gaz alanında Sovyet topraklarını zenginleştirmekle kalamamış, dünyaya da bu alanda ışık saçan biri olmuş. Nereden nereye..

 

Sürgünlerin Kara Talihini Bir Gün Mutlaka Yeneceğiz

Ona Almatı’da, Alatau dağlarının eteklerinde sarıldığımda şöyle dedim. “Bak Nadir amca biz bugün burada sürgünü yendik. O zorbalar, ceberut devletler, et kafalı diktatörler bizi birbirimizden ayırdıklarını sandılar ama biz onlara inat kavuştuk. Onların kara sürgün defterlerini yırtıp tarihin çöp sepetine atıyoruz bu akşamüzeri.” Bunu deyince gözleri dolmuş bir kez daha bana sarılmıştı. Bunları yaşadığımızda o an yanımızda Kinyas İbrahim de vardı ve o da bu anlamlı duygu seline dahil olmuştu.

 

Karabağ Sürgünleri

Kinyas İbrahim de 1989 Karabağ savaşı sürgünü. Oradaki savaşta her halk kendi ülkesine gitmiş ama bir tek devletleri olmayan Kürtler ortada kalınca onlar da Nadirov’un katkılarıyla Kazakistan’a gelmişler. İçinde Kinyas İbrahim’in ailesinin de olduğu pek çok aile böylece Kazakistan’a yerleşmiş. Prof. İbrahim yetenekli bir dil bilimci, halkını seven önder bir kişilikti. Güçlü ilişkiler kurabilen bu kişiliği ile burada kısa sürede tanınır ve bilinir olunca, Kazakistan Kürt Birliği Bakanlığına ve devlet Başkanı Nazarbayev’in yardımcılığına kadar yükselmiş. Ne yazık ki bu iki değerli insanı bu sene kaybettik. Bilim dünyası üzgün, halkları onlar için yasta.

Onlar yoksul, eğitimsiz bırakılmış bir halkın evlatları olarak halklarını gönençli kılmak için ellerinden geleni ardalarına bırakmayan iki bilim adamı olmanın yanı sıra iki halk kahramanı olarak yükselmişlerdi ve halkın gönlünde taht kurmuşlardı. Biz onları unutmayacağız, unutturmayacağız.

Onlar yaşamları boyunca kendi dillerine ve kültürlerine sahip çıktılar. Kazakistan’daki okullarda Kürtçe eğitimin öncüleri oldular. Asimile olmamak için ana dilin önemini kavradılar, gereğini yapıp, orada güçlü bir diaspora kurulmasına öncülük etiller.

Ndirov bana şöyle derdi. “Ahmedé bira insanın ana dili insanın gözüdür, onu bilmeyen kördür. İnsanın ana dili insanın anasıdır, bilmeyen yetimdir. İnsanın ana dili insanın ruhudur, bilmeyenin ruhsuzdur. Ruhu çalınmış yerine başka bir ruh konulmuştur ve kendine yabancılaşmıştır. İnsanın ana dili insanın onurudur.. insanın ana yurdudur…”

Çok doğruydu bıçak gibi keskin, balyoz gibi derin vuran bu sözler. Levra insanın ana dili insanın derisi gibidir onu çıkaramazsın, çıkarırsan ucube kalırsın. Sonradan öğrendiğin diğer diller ise insanın giysileri gibidir, onlardan çokça giyebilir çıkarabilirsin ama ana dilini çıkarıp atamazsın. Derini çıkaramazsın ama giysilerini çıkarabilir yenilerini giyebilirsin. Misal insanın ceketi gömleği gibi, üstündekini çıkarıp başka birini giyebilir, başka başka diller konuşabilirsin. Ne ki farklılıkları teke indirmeyi marifet sayanlar bu bin bir çiçekli kültür bahçesini tarumar etmek için önce ideolojik araçları kullanmışlar, yetmeyince maalesef askeri araçlara başvurmaktan imtina etmemişler. Oysa insanın ana dili ana sütü gibi haleldir, insanın kimliği ise şerefidir. Bunu insanlardan almak, yasaklamak ilkel bir milliyetçiliğin ürünü olmanın ötesinde zorbalıktır, haksızlıktır ve bizler bu çağda bu haksızlığa itiraz ediyoruz.

Nadir Nadirov, Kinyas İbrahim ruhunuz şad yolunuz açık olsun.

Sizi unutmayacağız.

Prof. Dr. Ahmet Özer

DİĞER YAZILAR