Prof. Dr. Ahmet Özer HEGEMONYANIN SONU MU?
Advert
HEGEMONYANIN SONU MU?
Prof. Dr. Ahmet Özer

HEGEMONYANIN SONU MU?

Advert

 

Giriş

İktidar partisi ve ortağı bir süredir halkın içine düştüğü zor koşulları görmezden gelerek Türkiye’nin ne kadar iyi durumda olduğunu anlatmaya ve bu yollu propagandalar yaparak kendine göre bir algı yaratmaya çalışıyor. Bu hal aslında bilerek ya da bilmeyerek gerçeklerden ne kadar koptuğunu bir göstergesi. Gerçekleri görmek yerine görmezden gelmeyi tercih ediyor. Oysa gündüz gerçeklere gözünü kapatan dünyayı sadece kendine gece yapar. Gerçekler orda durmaya, konuşmaya, var olmaya devam eder.

Peki nasıl bu hale gelindi ve nereye doğru gidiyoruz? Şimdi soru bu. Bunun için de AKP’nin dününe bakarak bugünü çözümlemek daha anlamlı ve doğru olabilir. Sonra gelecek için bazı çıkarsamalarda bulunmak yerli yerine oturtacaktır meseleyi.

AKP’nin Gelişi

Hatırlayalım. AKP, 2000 yılının başında kurulurken, Erdoğan tarafından üç önemli noktada “değiştik” diyerek iktidara gelmişti. Çünkü tabi oldukları Refah Partisi ve onun lideri Erbakan’ın söylemleri dünya gerçekleri ile uyuşmuyordu, bu yüzden iktidara gelemiyorlardı. Erdoğan ve yanındakiler de aynı yolda yürüdükleri taktirde iktidar olmayacaklarını görmüşlerdi. Bunun için ya eskiden birlikte oldukları kadro ve fikriyatla bir kopuş yaşayarak iktidara yürüyeceklerdi ya da yerlerinde sayacaklardı.

Pragmatik olan Erdoğan ve zamanın troykası (Arınç, Gül ve Şener) siyasetin gereğini yerine getirip birinci yolu seçtiler. Değiştik diyerek, geldikleri köklerden büyük bir kopuş yaşadılar, en azından öyle göründüler. Bunu söyleyerek hem dışarda batıya güvence verdiler hem de bunu kullanarak içerdeki meşruiyetlerini güçlendirdiler ve topluma umut verdiler. Çünkü Erbakan ve partisinin söylemleri reel politik açısından geçerli olmadığı gibi meşruiyetlerini zayıflatıyordu.

Hatırlayalım, Erbakan ve Refah Partisi ne diyordu?

1-Biz milli görüşçüyüz, demokrasi bizim için amaç değil araçtır, asıl amaca varmak için bir ara duraktır.

2- AB Hristiyan kulübüdür, girmek bir yana biz AB’yi reddediyoruz.

3-Faiz rıba’dır/haramdır, biz faize karşıyız, İslam Dinarına geçeceğiz.

Bu tezlerle Türkiye toplumundan vize alamayacaklarını, dolayısıyla iktidar olamayacaklarını gören Erdoğan ve arkadaşları bunların tam zıddı bir söyleme sarıldılar ve toplumum karşısına öyle çıktılar.

Erdoğan ve AKP ne diyordu?

1- Biz milli görüş gömleğini çıkardık, demokrasi bizim için ara durak değil amaçtır. (Yakınındaki adamlara “Muhafazakâr Demokrat(lar)” adıyla kitaplar yazdırdılar)

2- AB Hristiyan kulübü değildir, değerler manzumesidir ve biz Türkiye’yi AB’ye sokacağız. (2004 yılında AB ile müzakereleri başlattık diyerek Kızılay meydanında gündüz gözü ile çata pat patlattıklarını hatırlayın)

3- İslam Dinarı safsatadır, biz serbest piyasa ekonomisini devam ettireceğiz ve Türkiye’yi küresel ekonomiye eklemleyeceğiz. (Kemal dervişin programını aynen devam ettirdiler)

Bunlarla devleti ve mevcut statükoyu değiştireceklerini iddia ediyorlardı. Bir süre böyle devam etiller. Toplum ikna oldu. Muhafazakarların dışında Kürtler, liberaller hatta bazı solculardan bile destek gördüler ve her seçimi kazanarak hegemon bir parti haline geldiler. Ne ki 2011 seçimlerinden sonra bu öz güvenle güç zehirlenmesine uğrayıp siyasal İslam evirildiler. Zamanla bütün müttefiklerini teker teker dışladılar terk etiller ya da çatıştılar. Bu sürecin ve 19 yılın sonunda geldikleri yer bambaşka bir yerdi artık. Gücün tadı ve iktidarın nimetlerinin sarhoşluğu onları devletle bütünleştirdi. Oysa devletteki statükoyu değiştirme vaadi ile iş başına gelmişlerdi. Devleti değiştirip demokratikleştireceklerine kendiler değişip devletleşti, hegemon bir devlet partisi haline geldiler. Sonra da parti tüm devlet kurumlarını ele geçirerek kendine göre dizayn etmeye başladı ve adeta bir parti devleti oluşmaya başladı.

Sonra tekrar geldikleri yere dönmeye başladılar. Diğer bir deyişle, güç zehirlemesine uğrayıp, kendilerince artık geri dönülmez noktaya geldiklerinde, 1) millî görüşe rücu ettiler, 2) AB’den uzaklaştılar, 3) serbest piyasadan her şeyi belirleyen tek adam ekonomisine, “monokrasiye” geçtiler. Yani değiştiklerini iddia edip toplumu ve batıyı ikna ederek iktidara gelen kadro, seçim üstüne seçim kazanıp güçlenince asıllarına rücu etti. Durum şimdi bu.

Hala neden birinci partiler?

Peki buna rağmen hala neden toplumun üçte birine yakını onların peşinde gidiyor? Bunun çeşitli sebepleri var:

1-İnsanlar alışkanlıklarını öyle pat diye bir günde kesip bir kenara atmazlar. Bunun bir zamanı ve bir zemini var. Zaman şimdiki zamandır ama zemin hala tam oluşmuş değil. Bu

zemini onların yerini almak isteyen muhalefetin hazırlaması lazım. Bu alışkanlıkların pençesinde olan kitlelerin bir kısmı hala gelen gideni aratabilir diye endişe ediyor.

2-Son zamanlarda Kılıçdaroğlu’nun giderek el yükselten çıkışları, iktidarın kafasını ve kimyasını değiştiren söylem ve tutumları, yaptığı çalışmalar önemli, ama yeterli değil. Mesela Mersin mitingi iyi bir başlangıç oldu. Miting bir başlangıç olarak önemli ama başka etkinliklerle desteklenmezse etkisi bir süre sonra unutulur gider.

3-AKP-MHP kutuplaştırıcı politikalar ve uygulamalarla kendi kitlesini sürekli konsolide ediyor. Biz ve onlar ikiliğini işleyip, kutuplaşmayı derinleştirdikçe fay hattı açılıyor, geçişler yok olmazsa da azalıyor. Çünkü kendi kutbunda yer alanları diğerlerine karşı düşmanlaştırıcı bir dille manipüle ediyor. Ayrıca kendine yakın seçmeni iktidarın nimetleri ile besliyor.

4- Kaybetme korkusu yapıştırıcı gibi çalıştırılıyor. Özellikle hayat tarzı ve hesap sorma korkusu var. Muhalefetin “hızla geliyoruz” söyleminin bazı kesimlerde yarattığı korku “kirpi psikolojisi” ile bu kitleyi birbirine yakınlaştırıyor. Birlikte bir arada olmaya yol açıyor, kümeleşip direniyor bu kitle. Daha önceki hatıralarının verdiği alarmla birbirlerine sarılma, “bir dakika buradayız bir yere gitmiyoruz” duygusu yaratıyor.

5- AKP seçim kazanmak için kaos ortamı yaratabilir, baskı ve yasakları arıtabilir, şiddete başvurabilir gibi bir kara propaganda el altında yürütülüyor. Bu kararsızları olumsuz etkiliyor. Oysa kara propagandaların tuzağına düşmemek lazım. İstanbul seçimlerini nasıl sandıkta kaybettilerse bu seçimi de sandıkta kaybedecekler, meğerki sandıklara sahip çıkılsın. Hatta sandık güvenliği çalışmaları şimdiden başlamalıdır.

6- Daha da önemlisi hala ne durumda olduklarını görmeyen, belki de görmek istemeyenler olabilir. Bazen değişim kapıya dayandığında bile, bunu görmeyenler eski statükoyu korumak için ellinden geleni yaparlar. AKP de iktidar nimetlerine alışmış bir kesim var bunu elden gideceğini düşünmek bile istemiyor. Bunun için kendi gerçeğini görmek yerine karşı tarafı karalamak daha kolaylarına geliyor.

7- Sistemden besleniyorlar. Sistemden beslenenler sistemi değiştirmezler ama yanı zamanda değişmesini de istemezler.

İktidarın negatif algı propagandası

Örneğin iktidar cenahının anti propagandası ile halkın bir kesimi şu noktalarda bazı korkulara sahiptirler: Muhalefet gelirse, sosyal yardımlar kesilir, hayat tarzıma dokunurlar; birbirine benzemeyen çok parti var, birbirlerine düşerler, tekrar kaos ve istikrarsızlık olur; yönetemezler ve gelen gideni aratır vb.

AKP’den filen kopmuş ama ruhen tam kopmamış, haleti ruhiye olarak hala ona bağlı bir kararsız kesim böyle düşünüyor. Seçim kapıya gelince bu korkuları aşıp ileri gitmek yerine tekrar koptuğu yere geri dönüyor. Bildiği azı bilmediği çokla değiştirme riskini göze al(a)mıyor. Bu sosyo psikoloji değişmeden AKP’nin üçte birin altına düşmesi zor. Oysa bu konuda toplumu ikna edecek önemli bir örnek var elimizde ve artık hegemonyanın sonuna gelindi.

Belediye seçimleri ve sonrasındaki örnek.

AKP ve ortağı MHP belediye seçimlerinin bir beka meselesi olduğunu söylüyordu, ne oldu? Yalan olduğu ortaya çıktı, kazananlar harıl harıl çalışıyorlar. Ortada bir beka meselesi yokmuş demek ki, sadece kendi siyasi çıkarları uğruna halkı kandırmak, manipüle etmek varmış. Bunun için toplumun sinir uçlarıyla oynayıp oy devşirmekmiş maksatları. Bunları topluma “doğru dürüst” anlatmak önemli.

Başka ne diyorlardı? Bunlar kazanırsa sosyal yardımlar kesilir diyorlardı. Kazındılar ve sosyal yardımlar da kesilmedi, hatta fazlası ile sürüyor. Üstelik iktidar bu yardımları merkezden kesiyor. Ör., İstanbul Büyükşehir Belediyesinin 100 bin yoksul çocuğa dağıttığı süt Sayıştay raporları ile engellenmeye çalışılıyor. Neymiş yapmazmış, sütler yabancı marka araçlarla taşınıyormuş. Maksat bağcı dövmek. Gene İBB’nin ulaşım için bazı dezavantajlı gruplar için getirdiği indirimleri “yapamazsın” diye engellediler, neden? Bu indirimi ancak saray yapabilirmiş. Peki belediye ne iş yapacak, kendi otobüsünde taşınan yolcuya dair bir iş yapamayacaksa ne yapacak? O zaman belediyeleri kapatın, saraydan yönetin, olsun bitsin.

Bir başka örnek: Başörtülüler işten çıkarılacak deniyordu. Bugün de aynı propaganda yapılıyor. Oysa başörtülüler işten çıkarılmadı, herkes işine devam ediyor. Ama bunların yerine hala ayakkabı kutularından çıkan dolarların hesabı sorulmadı; bunca Vakfa İstanbullunun bu kadar parası neden peşkeş çekildi, bunun cevabı verilmedi; o kadar yandaşa onca araba şatafatı neden yaşatıldı anlatılmadı. Onca yoksulluk ve işsizliğe rağmen bu kadar yandaş türedi zengin nasıl ortaya çıktı? Hani bunları cevapları?

Bilindiği gibi demokratik bir yönetimi otokratik olandan ayıran temel şey, şeffaflık, denetlenebilirlik ve hesap verilebilirliktir. Bunlar yoksa orada demokratik, adil ve hakça bir düzenden bahsetmek mümkün değildir, tıpkı bugün olduğu gibi.

AKP gittikçe sahiciliğini yitiriyor

Seçmen bunu gördüğü içindir ki psikolojik üstünlük muhalefete geçti. Çünkü ekonomik krizin önüne geçmek bir yana iş giderek krizden bunalıma eviriliyor. Yönetenler yönetemez, yönetilenler yönetilemez hale geldi.

Bir bakalım: Ücret geliri ile geçinen hanelerin yüzde 47’si asgari ücret gelirine sahip Bir zamanlar Erdoğan’ın yaptığı simit hesabından gidelim. Dört kişilik bir aile sadece günde üç öğün simit çay yese bugün düşünülen asgari ücreti geçiyor, 3700 bin civarı ediyor. Bunun içinde kira yok, bunun içinde eğitim, sağlık hizmeti yok, bunun içinde su, gaz, elektrik gibi zorunlu ihtiyaçlar yok, bunun içinde diğer zorunlu ihtiyaçlar yok. Sadece tanesi 3,5 liraya çıkan simit ve en ucuzundan bir çay var.

Görüldüğü gibi bu iş yoksulluğu çoktan aşmış artık açlık sınırının altında seyrediyor. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre insanların sadece biyolojik ihtiyaçları için gerekli olan para ortalama günde 5 dolardır, bu da ayda 150 dolar, bugünkü kur ile 2155 TL ediyor. Yani açlıktan ölmemek için gerekli olan para bu. Varın gerisini siz düşünün. Fakat bütün bunlara rağmen iktidar hiçbir şey yokmuş gibi toz pembe tablolar çizebiliyor ve hala buna inanan insanlar var. Bu da işi güç hale getiriyor. Gelecekte de ne tür beklenmedik varyeteler olacak, bilmiyoruz. Ama buna da hazırlıklı olmak lazım.

Nasıl olsa kazanıyoruz yanılgısına düşmemek lazım!

O halde muhalefetin, “nasıl olursa olsun kazanıyoruz” yanılgısından kurtulması, yapılamayacak vaatlerle kafa karıştırmaması lazım. Çünkü sorun sadece siyasi değil, sorun aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültüreldir. Sorun adaletin işlememesi, kalitesizliğin artması, çürümüşlüğün her yanı sarması sorunudur. Kurumlar işlevsiz durumda, memurlar partizanca işe alınmış, niteliksiz.. Bir yığın alanda birikmiş dev gibi sorunlar var. Bunların çözümü çok daha önemli. Sadece şikayetle seçim kazanılmaz, kazanılsa da yönetilemeyecek bir tablo ile karşı karşıya kalınabilir. Bunları görmek gerekir.

Örneğin cumhurbaşkanı neden her gün ateşe körükle gidiyor? Kendisi “modelim” diyor. Ama bilerek bir yangını büyütme, enkaz yaratma da olabilir; bana yar olmayan kimseye olmasın mantığıdır işletilen belki de. O halde sorun sadece kimin cumhurbaşkanı olacağından daha büyük. Sorun sadece lider üzerinden inşa edilebilecek bir sorun değil. Mevcut durum örgütlenerek, yeni örgütlemeler üzerinden topluma bir şeyler anlatmayı gerektiriyor.

Feryat ediyorsun “araba uçuruma gidiyor, durdurun” diye, ama dünya durmuyor. Diyelim ki arabayı durdurdun, tekrar arabayı nasıl çalıştıracaksın ve nereye doğru götüreceksin. Bütün bunlar çok önemli. Bunlar önemli çünkü topluma bu anlamda umut ve güven vermek gerekiyor. Burada anahtar iki kavram umut ve güvendir.

Sorunlara çözüm üretmek

Umut ve güven topluma içerde ve dışardaki sorunların çözümüne dair güven vermeden geçiyor. Pahalılık, işsizlik, yoksulluk, yasaklar, yolsuzluklar, hukuksuzluklar düzeltilmesi gereken temel problemler olarak karşımızda duruyor. Ama başka sorunlar da var. Mesela, iklim değişikliği, yeşil mutabakat, su meselesi, gıda güvenliği, enerji meselesi, emek sermaye çelişkisi, teknolojik sıçrama gibi küresel konularda ne düşünüldüğü de önemli. Dünya Marsa giderken siz bu konularda bir şey yapmazsanız, hele hele yeni yetişen genç nesle bir şey söylemezseniz sadece inşaat sektörünün ürettiği dairede karın duyurup niteliksiz bir biçimde kalitesiz bir yaşama mahkûm edersiniz insanları.

Belki de bunlar yok diye hala CHP birinci, ittifak ortağı ikinci parti değil. Sadece bireysel ilişki yetmez. Diyelim insanlar aç, siz bu duruma dikkat çekip buradan bir ilişki kurmaya çalışıyorsunuz. Ama bu insan aynı zamanda Kürt, muhafazakâr, Alevi, dindar ya da seküler. Yani hal ve tavırlarını belirleyen bir kimliği var hareket ederken sadece bireysel kimliğine değil bu kolektif kimliğine göre de karar veriyor.

Geçen gün TV’de bunları söylerken, eski bir CHP PM üyesi “ama bu kimlik siyaseti” diye itiraz ediyordu. İyi de sen ismini anmadan Kürdün, Alevinin, muhafazakârın ya da sekülerin sorunlarını nasıl dile getireceksin, buralarda yaşanan hak ihlallerini nasıl anlatacaksın? Bireye yönelik söylemler onu etkiliyor ama ardından dönüp acaba parti benim içinde bulunduğum kolektif sorunlarımın çözümü için ne diyor diye bekliyor. İşte bu noktada sizin burada onlara anlatacak bir hikayenizin olması lazım. Dürtme yetmiyor bir hedefe yönlendirme de olmalı. Burada iş kadrolara düşüyor elbette.

Unutmayın,” biz nasıl olsa kazanıyoruz” rehaveti kaybetmenin döl yatağıdır. Bunun yerine büyük hedeflere kilitlenip ona doğru yürümek önemli. Yerel seçimlerde özellikle İstanbul’da bu başarıldı. Bugün o henüz yok. Başka neler yok; 1) Temel anlatı hala yok 2) Kazandıktan sonraki yol haritası henüz net değil 3) Partiler arası uyum nasıl olacak belirsiz 4) Restorasyon dönemi nasıl olacak, nasıl işleyecek 5) Birikmiş acil sorunlar nasıl çözülecek 6) Kurumlar nasıl onarılacak 7) Adaylık meselesi hangi yöntemle, nasıl halledilecek?

Bugün insanlar kimin yanında yer almalıyım, yanlış seçim yapmayayım diye tereddütle pozisyon almaya sürükleniyorlar. Bu yanlışlara sürüklemenin ötesinde enerjiyi içerde tüketip sönümlendiriyor. Oysa toplumda değişime ilişkin birikmiş olan enerji siyasete kanalize edilebilmeli. Bunun için toplumsal itirazı, haykırışları ortak bir hayale çevirebilmek çok önemli.

Prof. Dr. Ahmet ÖZER

ahmet.ozer@toros.edu.tr

DİĞER YAZILAR