Ahmet Ümit Aloğlu Pazardan Pazara 11 Mahalle Kahvesi (Çiftçiler)
Advert
Pazardan Pazara 11  Mahalle Kahvesi (Çiftçiler)
Ahmet Ümit Aloğlu

Pazardan Pazara 11 Mahalle Kahvesi (Çiftçiler)

Advert

Mersin’de bademler çiçek açtı, eriklerin tomurcukları patlamaya durdu. Cemreler toprağa, suya ve havaya düştü. Bu,“Bahar ekimi” zamanı geldi, demektir. Kahvede köylü heyecan içinde ekim tartışıyor olmalı; heyecanlarını izlemek keyif vericidir.

Kahveye girdiğimde umduğumu bulamadım. Herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Haşim sobayı yakmamıştı, buna mı kızdılar acaba! Bütün köylü kahvedeydi; masalar doluydu. Akranımdır, selam verip Mehmet Emminin yanındaki boş sandalyeye oturdum. Lafa bir yerden başlamak lazım; sordum: -Hayırdır, bütün köylü kahvede? -Canları sıkkın, tarlaya ekim, bağa bahçeye bakım zamanı geldi, ne yapacaklarını bilmez haldeler… -Neden bilmiyorlar ne yapacaklarını? Bu sene yağmurlar iyiydi, toprak suya doymuşken neden ekmiyorlar ekinlerini? Neden bakımını yapmıyorlar bahçelerinin? -O kadar kolay mı sanıyorsun ekin ekmeyi, bağ budamayı, bahçe bakımını? -Her sene yaptıkları iş değil mi? Her biri bulmuştur yöntemini, kolayını… -Elbet bilirler işlerini. Hem de iyi bilirler. Ama işte bu sene elleri işe varmıyor. -İşte onu soruyorum Mehmet Emmi, bu sene neden varmıyor elleri işe, ne oldu köylüye? -Mazotları yok Hoca, mazotları yok. Mazot alacak paraları yok. Litresi yirmi liradan mazot alıp tarlaya gidilir mi diye düşünüyorlar. -Peki ne olacak böyle? O hiç duymadı sorumu, dertlenmeye devam etti: -Daha kötüsünü söyleyeyim: Tohumluk buğdayları yok. -Geçen yıldan ayırmamışlar mıydı tohumluklarını? -O dediğin eskidendi hoca. Şimdi toprak hasta, ilaçlanmamış tohumluktan ürün alınamıyor. - Tohumluk alacak paraları da yok diyeceksin şimdi. -Diyeceğim elbette. Buğdaylarını Torak Mahsulleri Ofisine iki yüz yirmi kuruştan verdiler. Şimdi tohumluk altı yüz yirmi beş kuruş. Bir de dışardan alınan buğday var, dört yüz yirmi beş kuruştan alıyorlar buğdayı. Elin çiftçisine bizim çiftçimizin iki katı para veriyorlar. Çiftçi maddî bakımdan olduğu kadar manen de çöktü. Kendini çiftçi gibi değil, köle gibi hissediyor. -Hiç bilmediğim meseleler. Çok üzüldüm. - Daha neler var neler be hoca. -Neler var Mehmet Emmi, daha kötüsü ne olabilir bunun? - Diyelim ektiler, yorgun toprak ürünü beslemiyor. Gübre gerek. Gübre fiyatları yüzde üç yüzden fazla arttı. -Yapma, bizim gübre fabrikalarımız vardı. -Şimdi yok! Ama derdin dahası var. -Mazot yok, tohum yok, gübre yok, zehir yok, köylüde moral yok… - Yapma Mehmet Emmi, iyice kararttın içimi. -İçin kararması ne ki kötü günler göreceğiz Hoca, çok kötü günler. -Bundan kötüsü ne olabilir, Mehmet Emmi? - Çiftçin ekinini, sebzeci sebzesini ekemiyor, bahçeci – bağcı bağını bahçesini budayıp bakımını yapamıyor. Döviz almış başını gidiyor. Üstelik buğdayı yağı ithal ettiğimiz ülkelerde savaş var.

-En kötüsü de bu galiba? -Hangisi daha kötü hoca? Yokluk mu, açlık mı, savaş mı? -Savaş! -Neden savaş? Bana yokluk daha kötü gibi geliyor. -Savaş en kötüsü Mehmet Emmi; yokluğu da açlığı da peşinden sürükler savaş. -Anladık da ne olacak bu dünyanın hali? -Önce ülkemizin, bizim halimiz ne olacak sorusu var. Keşke cevabını bilebilsem… -Haklısın Hoca, bizim halimiz savaşanlardan bile beter. Bizde demokrasi derdi de var, hukuk derdi, özgürlükler derdi, doğayı koruma derdi, kadınları koruma derdi, eğitim, sağlık saymakla bitmiyor ki! - Bunu da biliyoruz, yeniden yeniden saymaya gerek yok da ne olacak ülkemizin, halkımızın hali? -Bilen gelsin Hoca, bilen varsa gelsin, söylesin de öğrenelim. -Bilen gelinceye dek…. Ne demiş, atalar, göle su gelinceye dek kurbağanın gözü patlarmış.

A.Ümit Aloğlu, 07.03,2022, Kuzucubelen

DİĞER YAZILAR