Gündeş, bu haftaki makalesinde; "Siyasetin kirli oyunları, bitmek bilmeyen alan kapma yarışları ve iktidar mücadeleleri, ne yazık ki ülkemizin en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir.
Halkın derdiyle dertlenen, ülkenin geleceği için kaygı duyan, toplumsal refahı kişisel çıkarlarının üzerinde tutan siyasetçilerin sayısı ise yok denecek kadar azalmıştır.
Böyle bir ortamda ekonomik gelişmişliğin istenilen seviyeye ulaşmasını, demokrasinin kökleşmesini ve toplumsal huzurun kalıcı hale gelmesini beklemek de gerçekçi değildir.
Siyasetin merkezinde olması gereken millet iradesi ve kamu yararı, çoğu zaman bireysel hesapların gölgesinde kalmaktadır.
Türkiye’de siyaset kabızlık, toplum ise travma geçiriyor.
Ülkeyi yönetmeye talip olanların önemli bir kısmı, “Bu topluma ne verebilirim?” sorusundan çok, “Burada kendime nasıl kalıcı bir yaşam alanı oluşturabilirim?” düşüncesiyle hareket ediyor.
Makamlar hizmet etmek için değil, elde tutulması gereken birer ayrıcalık olarak görülmekte; koltuklar sorumluluğun değil, gücün ve imkanların sembolüne dönüşüyor.
Bu anlayışın doğal sonucu olarak siyaset, halka hizmet üretme yarışından uzaklaşarak nüfuz alanlarını genişletme mücadelesine dönüştüğünü görüyoruz.
Ülkenin ekonomik sıkıntıları, halkın yoksullaşması, gençlerin gelecek kaygıları, emeklilerin geçim derdi ve toplumun yaşadığı sosyal sorunlar çoğu zaman ikinci planda kalmaktadır.
Gerçek siyaset; vatandaşın sofrasındaki ekmeği büyütmek, adaleti güçlendirmek, özgürlükleri geliştirmek ve ülkenin saygınlığını yükseltmek için yapılmalıdır.
Bu kaygılar siyasetçilerin umurunda bile değil…
Daha da düşündürücü olan, bu sorunun yalnızca belirli bir siyasi görüşe ya da partiye özgü olmamasıdır. İktidarıyla muhalefetiyle siyasal sistemin önemli bir bölümü, zaman zaman aynı hastalığın belirtilerini göstermektedir.
Söylemler değişse de anlayış değişmediği sürece sonuçlar da değişmemektedir.
Çünkü sorun kişilerden çok, sistemi şekillendiren kurallarda ve siyaset kültüründe yatmaktadır.
Bu nedenle seçim sistemi ve siyasi partiler yasası demokratik, adil ve katılımcı bir yapıya kavuşturulmadan gerçek anlamda ilerleme sağlamak mümkün görünmemektedir.
Parti içi demokrasinin güçlendirilmesi, liyakatin esas alınması, hesap verebilirliğin artırılması ve halkın yönetime daha etkin katılımının sağlanması artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Halkın sesinin duyulmadığı, siyasetin dar çıkar hesaplarına teslim olduğu bir düzende ne güçlü bir demokrasi kurulabilir ne de sürdürülebilir bir refah sağlanabilir.
Ülkelerin kaderini belirleyen şey, yalnızca sahip oldukları doğal kaynaklar ya da ekonomik imkanlar değildir. Asıl belirleyici olan, yönetenlerin ahlaki duruşu, topluma karşı duydukları sorumluluk ve halka hizmet etme iradesidir.
Siyaset yeniden halkın umudu haline gelmediği sürece, son CHP içinde yaşanan kişisel hesaplaşmaların son bulması da olası değildir."
Bedrettin GÜNDEŞ / SOSYOLOG-YAZAR















