. Onun çocuklarına miras olarak bıraktığı bu defteri ne zaman elime alsam tansiyonum düşüyor, kendime aylarca gelemiyordum. Öyle ki ölüm yıldönümlerinde bile onun karakterini tamamıyla yansıtan şiiri bulmak için defterdeki tüm şiirleri tek tek okumayı bugüne değin başaramamıştım. Şu an babamın yazdığı beş bine yakın şiirin neden beni alt üst ettiğini daha iyi anlıyorum. Şiirsel dille yaşadıklarının günlüğünü tuttuğu bu defterdeki her bir sözcük; onun hayattan ve dostlarından aldığı yaralarının canlı tanıklarıydı. Bu yaralara tanıklık etmiş birisi olarak insanın insanı öldürdüğü günümüzde sözcüklerin emanetini sahiplenişinden çok etkileniyordum. Sözcüklerin her birinin ayrı ayrı onun yasını tuttuğunu iliklerimde hissediyordum defterin sayfalarında gezinirken gözlerim. İçinde yaşadığımız ve bir parçası olduğumuz insanlığın kan ağlayan ağıtları olarak algılıyorum yazdığı her bir şiirini babamın. Bir duygu cerrahı gibi hissediyorum kendimi babamın yaşayan ruhuna neşter atarken. Ruhunu ellerime güvenle teslim eden babam ömrünü yapıt incelemeye adamış beni duygusallığımın,duyarlılığımın zirvelerine çıkarıyordu. Ağır ağır merdivenlerini çıktığım ruh babamın ruhuydu. Acılarımız/ hasretlerimizin ortak olduğu babama dair duyumsadığım sorumluluk ruhlarını irdelediğim diğer dostlarımkinden de farklı değildi. Kendime karşı verdiğim ve kazanmaktan sonsuz gurur duyduğum bir sınavdı bu benim için. Babamı ne yükseklere ne de onun asla tanışmadığı alçaklara götürdüm. Onun gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya serdiğimi düşünüyorum. Şiirlerinin tek bir dizesinin yerini bile değiştirmedim. Kendi el yazısıyla yazdığı şiirlerle bu yapıtta yayımlanan şiirleri arzu edenler karşılaştırabilir bire bir. Beni onurlandıran en büyük ödülse gönül rahatlığıyla kendi ruhuma yakın olduğum kadar onun ruhuna da yakın olduğumu ifade etmemdir. Bu yüzden onunla paylaştığım her an her saniye her salise gerçekti çünkü yaşayan ruhlarımızda her ikimiz de kendimizdik ve kendi ruhlarımızın kaptanlarıydık.
Kendisini ilkeleriyle gerçekleştirmek için başta annem olmak üzere tüm çocukları onun ilkeleri uğruna ödediği bedellerle sevdi onu. Mutluluğu insanlığın ortak kazanımı olarak algılayan babam için çocuklarının bireysel mutluluğu sokak çocuklarınkinden daha değerli değildi. En önemlisi kendisine ihanet eden (bazı) dostlarından daha çok sevmiyordu uğruna hayatlarını feda eden çocuklarını. İnsan olmanın sorun/ sorumluluklarına ödediği bedelleriydi çocuklarının her birinin onun gözleri önünde heder olan hayatları. Başta annem olmak üzere biz çocukları olarak insan olmak adına insanlıktan aldığı yaraları da sarmak, her darında sırtını yaslayacağı dağı olmak zorundaydık babamın.
Onun arkasında parasıyla kendisine övgüler dizen editörler ile daha kitabı çıkmadan reklam veren büyük sermaye babaları yoktur. Okuduğunuz her şiir insanlığı ideolojisi olarak algılayan ve hiçbir paye/ paranın satın alamadığı bir insanın yaşadıklarıyla kendisini gerçekleştirmenin ne türden bedeller gerektirdiğinin kanıtlarıdır. Babam da tıpkı Andrey Platonov gibi sürgüne gönderildi siyasi olarak destekleyip belli makam/ statülere getirdiği sözde dostları tarafından. Acımasızlığın dünyasında kula kul olmadan yaşama ayrıcalığına sahip olma uğruna ödediği bedellerin babama yük olduğunu düşünmüyorum. O; kendisini inandıklarını söyleme cesareti ile düşündüklerini hayata geçirme cesareti/ ayrıcalığına sahip
olduğu için yaşama serüvenini kendine ve değerlerine yabancılaşmadan noktaladı. İnsanlığın eşitliğini bozmayan yegâne gerçeği, herkesin sahip olduğu hayatın tekliğidir. Konumları ve koşulları ne olursa olsun hiç kimsenin yaşayacağı yedek bir hayatı yoktur. Babam mezarında sahip olduğu ve yaşadığı biricik hayatının arkasından bakarken terk edilmiş duygular/ boşa harcanmış zamanlar, amacına ihanet ettiği için birer hayalete dönüşmüş hayallerin yaratıcısı ve yaşatıcısı olmadığını bilerek huzur içinde uyuyabilir. Ne hayallerine ne de hedeflerine ihanet etmemenin ayrıcalığı belki de mezarda olduğu gerçeğini kendisine unutturuyordur doğduğu köye kuşbakışı bakan mezarında. Düşünüyorum da insan olmanın dışında her tür gereksinimini eksiksiz karşılayanların çoğunlukta olduğu günümüzde, insan olduğunun bilincine varmış olarak yaşadı ve arkasında yaşadıklarına tanıklık eden sözcükler ile hayalini kurduğu güzellikleri armağan ederek ayrıldı aramızdan. Hayalini kurduğu dünyanın sadece ve sadece sözcüklerin dünyasında gerçekleşeceğini bildiği için sözcüklerin gücü ile adaletine güveniyordu. Biliyordu ki, hak, adalet, eşitlik, kardeşlik, barış… gibi kavramlar onun sözcüklerinde kendi dünyasının güzellikleri içinde yaşayacak ve güzellikleri yaşatacaktı. Dante’nin büyük aşkı Beatrice için yazdığı şiirler gibi babam da insanlık tutkusuna yazmıştı beş bine yakın şiiri. Aslında beş bin şiiri tek bir şiirle de ifade edebilirdi; ne ki barış, kardeşlik, adalet, eşitlik… gibi insanlığı yücelten kavramlara duyumsadığı hasret ona beş bin şiir yazdığını bile farkına vardırmamıştı. Bu yüzden her şiiri ilk kez yazıyormuşçasına aynı duygusallıkla, aynı duyarlılıkla yüreğini aklını kanata kanata yazmıştı, yazmıştı…
Hayatım boyunca sayısız yapıt inceledim ve incelediğim yapıtlar hakkında yazılar yazdım. İncelediğim hiçbir yapıtta babam gibi bir insanın yüreğini ve beynini kanata kanata kendisini tepeden tırnağa insan yaratma cüretine/ isteğine /samimiyetine/ inancına ve cesaretine tanık olmadım.
Kendime babamdan bana/ çocuklarına ne kaldı diye sordum. Çocukları olarak onun inaklarına ihanet etmeyen birer dostları olduğumuz için gururluyuz. Her bir çocuğunun dünyasında salt bir geçmişi değil dostluğun/ güzelliklerin yaşayan bir gelecek olduğu inancını miras bırakan babanın çocukları olma ayrıcalığı kaldı bize. Babamın yokluğuyla yüreğimde bıraktığı boşluğu aldığım her nefesin içimde büyüteceğini biliyorum. Ondan bana kalan bu ayrıcalık sayesinde içimde babamın hasretini yaşadığım sürece kendimi hiçbir zaman yalnız ve kimsesiz hissetmeyeceğimi bilmenin verdiği sarsılmaz güvenle inandığım yolda yürüme cesaretini yitirmeyeceğim. Çocuklarının her biri yalansız ve riyasız bir içtenlikle onun gerçeğine köklerini saldılar. Sadece benim değil tüm kardeşlerim için en önemli ayrıcalığın babamla konuşarak halledemeyeceğimiz hiçbir sorunumuzun olamayacağını bilmekti.
Babamın yokluğunda şu gerçeği kavradım: İnsan bir insanı babası olduğu için değil de dostu olduğu için özlermiş. Ben babamın dostluğunu beni yarı yolda bırakmayan güvenini özlüyorum. Bilgi ve sözcük dağarcığı bu denli engin olan ve yaşam kesitinin sonuna geldiği güne değin en az üç bine yakın kitap okuyan birinin beş bine yakın yazdığı şiirde özellikle Dostluk, Barış, İnsanlık, Kardeşlik, Güzellik, Yoksunluk, Kula Kulluk ve Adalet… gibi kavramların etrafında pervane olup dönmesi boşuna değil. Onun hayatı boyuca uğradığı haksızlık, adaletsizlik, saygısızlık, vefasızlık… karşısında bir kez bile insanlara dair kin kustuğunu anımsamıyorum. Özellikle de ölümün akabinde ona dair anılarımı didik didik ettiğim yıllar içinde bile bir anı olsun belleğime ilişmedi. Abartmadan söylüyorum babam tıpkı Nasıralı İsa gibi tüm insanlığın kefaretini çekmek istercesine, kendisini acıların çarmıhına kendi elleriyle gerdi, aldığı her nefeste. Bu okuyacağınız satırların tek kelimesinde kurgu şiirselliği ön plana çıkarmak adına yok sayılmamış gerçeklerle tanışacaksınız.
O da şiirlerini sanat dergilerine göndermek/şair unvanı almak için yazmamıştı; şiirlerinin her birini soyağacım dediği insanlığa birer vasiyeti olarak yazmıştı. Hayatımda aldığım en büyük ödülse babama adadığım Yaşamak Çocuğum adlı şiir kitabıma kendi el yazısıyla yazdığı şu satırlar oldu: “Yaşamımın en güzel armağanı.” Çocukluğumda babama dair bir başka anıyı da anımsıyorum şu an. Her fırsatta kızlarıyla sohbet eden babam çocuklarına çocuk gibi değil de eşiti gibi davranmaya özen gösteriyordu. Her çocuğu onunla kimseyle paylaşamadığı sırlarını paylaşabilirdi, yalan söylemediği sürece af edilmeyecek hiçbir suçunun olmadığını bilmenin ayrıcalığıyla. Birlikte aynı ilkokula gittiğim kız kardeşim Mine babama şu soruyu yöneltti: “Baba çocuklarının içinde hangimiz hangi konuda daha başarılı olursak onu diğer çocuklarından daha çok seversin?” Babam beklemediği bu soruyu hiç düşünmeden şöyle yanıtladı: “Hanginiz duyguları ile düşüncelerini yazarak ifade etmeyi başarırsa onu diğer kardeşlerinizden daha çok severim.” Ben, babama “Ben büyüyünce şair ve yazar olacağım için en çok beni seveceksin” dediğimde ilkokul üçüncü sınıftaydım. Babama dair bir başka anım da onun gazetecilik anlayışına dairdir. Babam Bingöl’ün Kiğı ilçesinde Kiğı’nın Sesi gazetesini çıkarıyordu. İlçeye Kemal Katıtaş adında genç bir kaymakam atanmış. Kaymakamın ne halkla ne de basınla arası iyi. Kaymakam kapısını halka kapatmıştı. Babam gazetesinde bu olayı manşetten veriyordu. Ne genç kaymakamın tavrı, ne de babamın olayı manşetten haber olarak vermesi değişmiyormuş. Bir gün babamla genç kaymakam karşılaşmışlar. Önce tartışmışlar; sonra durum değerlendirmesi yapmışlar. O günden sonra kaymakam kapısını halka açmış. Kaymakamla görüşmek isteyen her vatandaş evinin kapısını açar gibi Kiğı kaymakamının kapısını açmış ve sorunlarını kaymakamlarıyla paylaşmışlar. Kiğı’nın genç kaymakamı Kemal Katıtaş’ın bu davranışı babamın haber anlayışına şöyle yansıyor:
“İmparatorumuz kapısını da gönlünü de halka açtı! Babamın İmparatorumuz başlığıyla yaptığı haberler, Kığı Kaymakamı Kemal Katıtaş’a dönemin İçişleri Bakanı tarafından “imparator” unvanı verilmesine neden oluyor. 1987 yılında Konya Valisi iken ablamla ziyaretine gittiğimiz Kemal Katıtaş bana duvarda asılı duran “İmparator Belgesi”nin öyküsünü böyle anlatmıştı. Babam için de şunları söylemişti: “Baban yürekliliğiyle bana hayatımı geri verdi. O günden sonra kralların masasında halkı hiç unutmadım” dedi.
İnsanlığın birer üyesi olan sizlerle ona en büyük ödülü verecek olan zaman kararını verecek… bir de bu dünyadan geçen Hüsnü Korkankorkmaz’ın unutulup unutulmayacağını.
Bedriye Korkankorkmaz
20/ 09/ 2014 Mersin
















