DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Mehmet Babacan
Mehmet Babacan
Giriş Tarihi : 05-11-2025 08:08

Bir Gurbet Kuşuydu Sabri Dayı

                                                                                           Evet, Sabri Dayı bir gurbet kuşuydu. 

     Onu her gördüğünde “ Bu adam kim? Nerde doğmuş? Buraya neden gelmiş? “ gibi sorular çengel gibi takılırdı zihnine.

     Gerçi “ İnsan doğduğu yerli değil, doyduğu yerlidir.” denmişse de, Doğanın genlerimiz üzerinde oynadığı oyunları ve yörelere göre yarattığı tiplemeleri görmezden gelebilir miyiz?

     Sabri Dayı her şeyiyle bu diyarın insanı değildi. 

     Uzunca bir süredir burada yaşamış olsa da, kaynaşamadığı apaçık belliydi.  

     Olsa olsa güneyden ya da orta Anadolu’dan olabilirdi. 

     Öyleyse Karadeniz’in bu uç noktasında Kaçkarların dibinde işi neydi?

     Sabri Dayı yapayalnız biriydi. Soyadını bile bilen yoktu. Herkesin dilinde Sabri Dayı söylemi sürüp gidiyordu. 

     Küçücük kulübesinde ölse kimsenin haberi olmayacaktı. 

     Onun huyları da, kaderi gibi gizem yumağıydı. 

     Gün doğmadan kalkar, kulübesinin önünü en az on metre uzaklığa kadar süpürürdü. 

     Sonra kuşların kısmeti saydığı ekmek kırıntılarını her zamanki yere, kuşları okşar gibi bir özenle serpiştirirdi. 

     Kahvaltı ettiğini gören yoktu. 

     Davranışın üçüncü sırasında heybe yarımı torbasını omuzlayıp, kıyı boyunca yürümek yer alırdı. Geçtiği yerlerde işe yarar, sahipsiz ne bulursa torbasına atardı. 

     Sadaka vermeye kalkmak küfür gibi gelirdi ona. 

     Zaten herkes tanıdığı için, böyle bir davranış da görülmez olmuştu.

     Gücünü zorlamayacak işleri seçerdi. Sıva, badana, bağ-bahçe işleri gibi hafif şeyler olurdu. Çay, fındık işleri ağır geliyordu ona. 

     İş sahipleriyle asla pazarlık etmez, ne verirlerse onu alırdı. Kalıcı bir saygınlık kazanmış olmalı ki ücretini ödemede asla haksızlık etmezlerdi.

     Vaktini ne ile geçirmiş olursa olsun, akşamüstü mahalle kahvesinin bir köşesine oturur, torbasında kalan son ekmek kırıntılarını bir bardak çay yardımıyla yer ve kulübesinin yolunu tutardı. 

     Zorunlu kalmadıkça kimsenin yanına oturmaz; sorulmadan bir şey söylemezdi. Söylemesi gerektiğinde de konunun can alıcı ana hatlarını umulmadık netlikte ortaya koyuverirdi. 

     Sözün kısacası kişilikli bir garibandı Sabri Dayı. 

     Ama bir kapalı kutuydu o. Nerde doğmuş, nerde yaşamış, buraya neden gelmiş bilen yoktu? 

     Onu, adeta saklanır gibi yaşamaya zorlayan bir sır olmalıydı. 

     Zihinlerde kümelenen merak gittikçe büyüyordu. 

     Gidip açık açık sormalı mıydı? 

     Belki bir fırsat çıkar da öğrenirim diye bekledi uzun süre. 

     Ama gittikçe sabrı tükeniyordu öğretmenin. 

     Zaten aklına bir şey takıldı mı, rüyalarına bile girecek kadar kıvrandırırdı onu. 

     O yüzden mi nedir, sık sık konuk oluyordu düş dünyasına?

     Ne ilginç ki, öyle bir gecenin sabahında ansızın karşılaştılar. 

     Rüyanın etkisinden olacak “Merhaba !” deyiverdi Sabri Dayı’ya. 

     Sabri Dayı ise, hiç beklemiyor olmalı ki şaşmaya bile vakit bulamadan cansızca karşılık verebildi. 

     Aslında ikisi de şaşkındı. 

     Dokuz- on adım sonra merakla dönüp bakınca, o da bakıyormuş ki göz göze geliverdiler. Bu kez, büyülenmiş gibi “Merhaba” sözü iki ağızdan birden çıktı. Yollarına devam ederlerken, tatlı bir gülümseme gelip oturmuştu yüzlerine.

     Bu selâmlaşma Sabri Dayı’nın gönül kapısını ardına kadar açmıştı; yüzü daha bir aydınlık, bakışları daha bir canlıydı artık 

     Bir dost bulabilmiş ya da birine dostluk elini uzatabilmiş olmaktan ötürü öğretmen de çok mutluydu. 

     Çok geçmeden aralarında sımsıcak bir dostluk doğmuştu. 

     Artık çok şey sorulabilir; çok dert paylaşılabilirdi. 

     Öğretmenin durumu belliydi. O, devlet zoruyla gelmişti buraya. Ekmek kavgasıydı yaptığı. 

     Geçim derdi olmasa buralarda işi neydi? 

     Ömrünün de, mesleğinin de ilkbaharındaydı daha. Gurbet şarkılarının gözleri buğulandırdığı dönemleri yaşıyordu. Bakışları ufuklara dalıp gittiğinde, bir yanda annesinin şefkatli eli saçlarını sıvazlıyor; diğer yanda yavuklusunun hayali yüreğine ıpılık bir pınar akıtıyordu. 

     Sabri Dayı’da bulduğu baba şefkati, ona sunulmuş eşsiz bir şanstı sanki. 

     Buluşmaları gittikçe sıklaşıyordu. 

     Bir gün görüşemeseler özlemleri çığ gibi büyüyordu.

     Bir söyleşi sırasında kullandığı şivesel bir sözcük yüzünden, öğretmene nereli olduğunu sordu Sabri Dayı. 

     Sevindi öğretmen. Beklediği buydu. Bu Soru kanalı açılıyor olmalıydı. Sorana sorulabilirdi elbet. 

     Hiç acele etmeden doğup büyüdüğü yöreyi; eğitim gördüğü okulları; gezip gördüğü yerleri, geniş geniş anlattı. 

     Bazı konularda yüreği kabardı, sesi gırcılandı, gözleri doldu. Alın damarlarını ovalayarak önleyebildi gözyaşlarını. 

     Sabri Dayı’nın da duygularını kabartarak, anlatma isteğini uyandırmaktı amacı. Bu yolla o gizem kutusunu açabileceğini umuyordu.

     Çayları tazelediler. Anlatma sırası Sabri Dayı’ya gelmiş olmalıydı ama o, bir türlü başlamıyordu. 

     Dayanamadı, korka korka sordu öğretmen:

- Ya sen? Sen nerelisin Dayı? 

- Buralıyım.

- Değilsin Dayı, değilsin. Senin buralarla ortaklığın hava ile su.

- Uzun hikâye çocuk, boş ver, dedi.

     Karadeniz’in mor ufuklarına dalıp gitmişti gözleri. Öylece kaldı bir süre.   

     Bekleyen için bir dakika, bir saatti belki. Dalıp giden için bir ömürdü zaman. 

     Ufkun tüllerine serdiği bakışlarını toplamadan ısırdı dudaklarını. 

     Tanıdık kimsenin çıkmayacağını umduğu bu yerde, “ Hiç açmamak üzere kapattım” dediği sır kutusu açılıyor muydu ne? 

     Öksürdü. Çaydan bir yudum aldı. Sandalyesinin yerini hafifçe değiştirdi, başladı anlatmaya: 

     - Babayiğit bir Sabri vardı bir zamanlar. 

     Bir evin bir oğluydu. 

     Kuşlar izinsiz geçemezlerdi üstünden. 

     Ona selâm verebilmek için yarış ederdi rüzgârlar. 

     Tanrı bile Sabri’yi yarattığı için gurur duyuyor olmalıydı. 

     Dere boyunda söğüt gibi büyüdü. Vaktinde askerliğini yaptı; çift- çubuk sahibi oldu. Vaktinde de evlendi, bir kızı dünyaya geldi. 

     Sabri’nin en büyük kusuru, bileğinin gücüne fazla güvenmesiydi. 

     Çünkü kimseden yumruk yememişti daha. Kendi yumruğunu balyoz sanması doğaldı. Balyoz da ne kelime; yan bakanın vay halineydi. 

     Ne hikmetse bir gün, bir deli çıktı karşısına. Köylüsü, akranı Müslim’di bu. 

     Köye yarım saat uzaklıktaki tarlada dalaştılar. 

     Sorun tarla sınırıydı. Karşılıklı sözlerle atıştılar, yetmedi. İtiştiler, yetmedi. 

     Hiç biri geri adım atmıyordu. 

     Çevrede ayıracak kimse de yoktu. Vuruştular. Alt alta- üst üste saatlerce cebelleştiler. 

     Ne var ki, Sabri’nin gücü tükeniyor gibiydi. 

     Sonunda Müslim galip gelmiş, Sabri’yi epeyce hırpalamıştı. Ama hırsı dinmiyordu bir türlü. İnsan evlâdı demeden; Allah yaratmış demeden vuruyordu. Kırk yıllık intikam alıyordu sanki. Sabri, yattığı yerden bağırdı: 

- Tamam, sen galipsin. Şayet sağ bırakırsan silâhımı getirip, seni vuracağım. Erkeksen kaçma, burada bekle beni.

     Müslim, aşağılayıcı bir kahkaha ile yanıtladı:

- Haydi lan!. Sen kargayı bile vuramazsın. Senin her yerin silâh olsa ne yazar, düdük? deyip, salıverdi Sabri’yi.

          Sabri kararını ve önerisini bir kez daha yineledi oturduğu yerden:

- Bak, köye gidip gelişim nerdeyse bir saati bulur. Kaçıp gideceksen, boşuna yorma beni.

- Ulan oğlum, silâh getirmezsen yedi sülaleni topla gel. İşte buradayım. Bu söz erkek sözüdür, anladın mı?

          Sabri köye doğru koşarken, bir yandan da söyleniyordu: 

- Elimi çabuk tutmalıyım, kaçar gider bu ödlek.

     Zaman geçtikçe siniri yatışıyordu Sabri’nin. 

     Köye yaklaştıkça sorumluluğu daha bir bilince çıkıyor gibiydi. Yapacağı işi daha net düşünmeye başladı:

      Silâhı götürüp, Müslim’i dan diye vuracaktı. 

      Sonra ne olacaktı? 

     Kendisi hapse düşecek, eşi ve çocuğu permeperişan olacaktı. 

     Peki, vurmazsa ne olacaktı? 

     El âleme rezil olacak; dövülmüş horoz gibi her yerde pusup oturacaktı. 

     Köyü terk etmedikçe yaşamanın haram olacağı anlamına gelirdi bu.

     Hışımla girdi eve. Silâhı alırken eşi görmeliydi. Asla bırakmazdı. 

     Belki komşular da duyar, hep birlikte engel olurlardı. 

“ Ama ben epeyce direnmeliyim” diye geçirdi aklından. 

     Ne var ki, eşi evde değildi. Komşularda da kimse yoktu. 

     Biraz oyalanarak aldı silâhı. Gizlemeden sallaya sallaya yürüdü yola. Nasıl olsa köyden birisi görüp: 

     - Ne o len, tavşan avına tabancayla mı gidilir oldu? Deyince; kükreyerek anlatacak; onlar da: 

     - Sen deli misin? Deyip, silâhı elinden alacaklardı. 

     Neyleyim ki köyü bir baştan bir başa geçtiği halde kimsecikler yoktu. 

     Sanki yer yarılmış da içine girmişlerdi. 

     Yolun uzununu seçti. Hem de ağır ağır gidiyordu. Belki bir yerlerden birileri çıkardı. Çıkmadı. İnsanoğluna kıran girmişti. 

     Çevreyi sürekli tarıyordu gözleri. Birini görse çağıracaktı nerdeyse.

     Silâhı mermisiz götürmek olmazdı. Alay konusu olurdu. Acaba ateşlemez hale getirebilir miydi? Baktı, kurcaladı, beceremedi. Son bir umut kalmıştı: 

- Belki kaçıp ya da beklemekten bıkıp gitmiştir, diye geçirdi içinden.  

     Bir yandan yürüyor, bir yandan da: 

- Allah’ım, gitmiş olsun, ne olur Allah’ım gitmiş olsun diye, yalvarıyordu.  

     Tarlayı görebileceği son tepeyi de tırmanıp, korka korka baktı: 

     Müslim bıraktığı yerde heykel gibi, dikilip duruyordu. 

     Yapacak bir şey kalmamıştı. 

     Ağır ağır yaklaşırken gene başladı Müslim: 

- Haydi bakalım yiğit, neremden vuracaksın?

- Uygun bir duruş ister misin?

     - Oğlum, senin elin titrer, yatarak ateş et bari.

     - Daha yaklaş, daha yaklaş, uzaktan vuramazsın sen.

     Onun sözlerini duymaz olmuştu Sabri. 

     Başı dönüyor, kulakları uğulduyordu. Tüm dünya kararmış, yalnızca Müslim’in göğsü görünüyordu, nişan tahtası gibi.

     Sonrasını anımsamıyordu. 

    Kendine geldiğinde Müslim kan gölünün içinde; kendisi de otların arasında sırt üstü yatıyordu. Bayılmış olmalıydı. 

     Hiç kimse yoktu çevrelerinde. Silâh sesini bile duyan olmamıştı  

     Olmamış ama, ölümü böyle yiğitçe bekleyene verilecek yanıt da yiğitçe olmalıydı, değil mi?. 

     Öyle yaptı Sabri. Silâhını gene eline alıp, sallaya sallaya karakolun yolunu tuttu. Bu kez insan çoktu ortalıkta. Akıl veren de çoktu:  

- Kaç, suçüstü olma, dediler.

- Nasıl olsa tanık yok. Silâhı sakla, inkâr et, dediler.

     Hiç birine kulak asmadı Sabri. Kimseye yalvarıp yakarmadan teslim oldu. 

     Mahkemede tüm duygularını ve yaptıklarını bir bir anlattı. On sekiz yıl ceza verdiler. Epeycesini yattı. Kalanıysa affa uğradı. 

- Haydi, serbestsin, dediler günün birinde. 

     Tahliye sözü anlamsız gelmişti Sabri’ye. 

     O eski Sabri ölmüştü artık. 

     Eşi ve çocuğu, o günahsız insanlar soysuzların eline düşmüştü. 

     Yalnız kendi ailesi mi? Her iki aileyi de viran etmiş biriydi aynada gördüğü. 

     Bir kör gurur uğruna; lânet olası bencillik uğruna değer miydi bunlar? 

     Bir küçücük hoşgörünün; bir tutam sevginin güllük- gülistanlık edebileceği bir yaşamı, böylesine zehir edenlere insan denebilir miydi? 

     Yalnız insanların mı? Taşın- toprağın bile yüzüne bakacak hali kalmamıştı Sabri’nin. 

     Günahını ne kadar çekti? Ya da üstüne daha ne kadar eklendi, hiçbir zaman bilemedi? 

     Şu torba, Sabri’nin o gün omzuna takıp çıktığı torbadır. Çekilen cümle kahırlar; cümle hasret ve özlemler bu torbanın içinde.  

     O, yiğit Sabri’nin enkazıysa benim içimde…

 

       Mehmet BABACAN

Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA