DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Advert
Mehmet Babacan
Mehmet Babacan
Giriş Tarihi : 07-07-2020 12:56

BESTENİGÂR

Kim ne derse desin, her insanın kendinden bile gizlemeye çalıştığı sırları vardır. Nerden mi biliyorum, kendimden.
 Üstüne yılları yığarak, gömdüm sandığınız sancılar, nedeni belirsiz bir duygu seliyle depreşiverir birden.
 Yaşamın, geçmişe ışınlandığı andır bu.
 İşte öyleyim şimdi.
 Küçücük bir kıvılcım alıp, götürdü öğrencilik yıllarıma.
 Damarlarımda deli kanın akmaya başladığı; ama çocuk ruhumun cıvıl cıvıl oynadığı yıllar.
 Yatılı okul yaşamında öğretmenlerimiz, her ne kadar bizi anlayışla karşılasalar da; ister istemez, okulun disiplin kıskacı, bırakmazdı yakamızı.
 Oysa Nefise Abla’mız  öyle miydi ya?
 O, kimi yerde kol- kanat geren koruyucu bir abla; kimi yerde sıcacık bir anne olur, şefkatiyle sarıverirdi ruhumuzu.
 Nefise Abla biçki- dikiş kursu öğretmeniydi.
 Kurs binası okulumuza yakındı. Anayolun kıyısında, 4–5 basamak merdivenle çıkılan, küçük bir yokuşun başındaydı. Kırsal alanın ucunda; 3 oda, 1 büyükçe salondan oluşan, tek katlı ve tek başına, gösterişsiz bir bina idi. Sanırım, kurs için özel yapılmıştı.
     Yöre, o yılların yönetsel işbölümünde, nahiye görevli küçücük bir köydü. O nedenle, tarıma destek olarak, el sanatlarına ve biçki- dikişe ilgi büyüktü. Nefise Abla gibi bir öğretmene sahip olmak ise, yöre için önemli bir şanstı.
 Soyadını bile bilmediğimiz Nefise Abla, adı gibi, nefis bir insandı. Orta yaşa yaklaşmışlığına karşın, güzelliğini ve tazeliğini korumaktaydı. Çünkü sözcüğün tam anlamıyla, yaşamla barışık biriydi. O yüzden mi genç kalıyordu; yoksa genç kaldığı için mi yaşamla barışıktı, bilmiyorum? Ya da isimler, anlamlarına uygun kişilikler mi yaratıyordu?
 Nefise Abla, sevgi dolu yüreğiyle tüm arkadaşlarımızı severdi, ama benim yerimin ayrı olduğunu, sıkça söylerdi. Nedenini net olarak bilmezdim. Hemşeri oluşumuzdan mıydı; yoksa şiir konusundaki ortak paydamızdan mıydı, onu da bilmiyorum? Belki de mizaha ve nükteye düşkünlüğüm yüzündendi…
 Şiir severlikte sırdaştık bile. Çünkü gizlice Nazım şiirleri okuyorduk. Babamın halk ozanı oluşundan gelen şiir sevgimi, erken keşfetmişti Abla. Nazım Hikmet’in şiirlerini o bulup getiriyor, ben seslendiriyordum. Şiir okuyuşumu çok beğeniyordu. Hiç unutmam, Kuvayı Milliye Destanıyla başlamıştık. Ağzımı sıkı tutmam konusunda, sık sık tembihte bulunurdu.
 Ortak paydamızın ikincisi ise Türk sanat müziği idi.
 Köyümüzde ilk bizim radyomuz olmuştu.
 1940’lı yılların sonlarıydı. Babam, varlıklı bir adamın bahçe işinde çalışırken, adamın radyosuna fazla ilgi göstermiş. Adam, iş bitiminde ücret öderken, “ İstersen, şu kadar para karşılığı radyoyu vereyim” demiş. Babam da kabul etmiş. Bir akşamüstü, kucağında koskocaman “ Siemens” marka radyo ile çıkıp gelişi, hâlâ gözlerimin önünde. Öylesi kısacık anlarda yaşadığım sevinçleri, tüm yaşamıma yayabilseydim, yaşamım bir mutluluk denizi olurdu.
 
     Karanlık basmadan, dama hemen gerdik anteni. Buğday sandığının üstüne de radyoyu yerleştirdik. Pilleri de kocamandı. Biri, köşe taşı gibi yassı; diğeri yuvarlaktı. Sabaha kadar dinledik. Uyku yanımıza bile yaklaşamıyordu. Meğer ne şarkılar, türküler varmış da haberimiz yokmuş. Biz, sadece düğünlerde duyduğumuz kadar sanıyorduk. O akşam bayramdı benim için. Demek ki, gerçek bayram, mutlu olabilmenin adıymış.
 Sonraki yıllarda Köy Enstitüsü’ne girdim ve kimya derslerinde “ sulu pil” yapmayı öğrendim. Cam şişeleri keserek, boy boy pil yaptım da, pil parası aramaktan kurtulduk. Bu süreç, sanat müziğine ilgimi arttırmış olmalı. Çünkü istek programlarında hep şarkı isteniyor; biz de durmadan şarkı dinlemiş oluyorduk.
 Belki de genlerimden geliyordu, kim bilir? Çünkü küçük yaşlarda çam kabuklarından keman yapar; atın kuyruk kıllarını tel olarak kullanırdım.
                                             
                                                                        ***
 
 Günlerden bir gün, kurs binasına geliyordum. Çalışma saatleriydi. Binanın önündeki merdivenleri çıkarken, bir şarkı çalındı kulağıma. Çalgısız, canlı bir söyleyişti. Ses, su gibi akıyor, insanın ruhunu okşuyordu. İlk kez duyduğum bir şarkıydı bu. Canlı söylendiğine göre, kızlardan biri söylüyor olmalıydı. Sessiz ve yavaş adımlarla, hırsız gibi yaklaştım. Şarkı bitti,  kızlar çalışma salonuna geçtiler. Beni kimse görmemişti.
 Heyecanla sordum Abla’ya;
 “ Abla, o şarkıyı söyleyen kimdi?”
 Günaydın demeyi bile unutturan merakım, Abla’yı şaşırtmamış gibiydi;
 “ Hayrola çocuk; çok mu beğendin Müzeyyen’in şarkısını?”
 Şarkıyı söyleyeni kolayca öğrenmiştim de, Müzeyyen hangisiydi? Kızları çokça gördüğüm halde, isimlerini bilmiyordum. Hepsi de birbirinden güzeldi.
 Tiyatro çalışmalarında öğrendiğim, en yalvarıcı, en acındırıcı ses tonuyla, Abla’ya yalvardım;
 “ Abla, lütfen o şarkıyı bir kez daha dinletir misin bana? Abla n’olursun?”
 “ Olur deli çocuk, olur” Çevresine bakındı;
 “ Çabuk şu kabine gir” dedi. Provalarda soyunma kabiniydi burası. Odanın kapısına   varıp, seslendi;
 “ Müzeyyen! Bir dakika gelir misin kızım?”
 Müzeyyen merak içinde, çekine çekine geldi. Perdenin kenarından görebiliyordum. Müzeyyen, bu uzun belikli kız imiş ha? Hayret! Ne kadar da güzelmiş.
 “ Müzeyyen, demin söylediğin şarkı, o kadar hoşuma gitti ki, sesin kulağımda çınlayıp duruyor. Lütfen, bir kez daha söyler misin?”
 Diğer kızlar da merak etmiş, kapının önüne yığılmışlardı.
 Müzeyyen şevkle başladı şarkıya;
 “ Ben seni sevdim seveli kaynayıp, coştum;
   Aklımı yağmaya verip, fikrimi şaştım;
   Mecnun’a şimdi eş olup, dağlara düştüm.
            Sor güle, bülbül ne çeker harın elinden?
            Bir dahi gül koklamayım yârin elinden.”
 Müzeyyen bülbül gibi şakırken; ansızın bir perdelenme, bir çekingenlik oluştu sesinde. Sanki sesini kullanmakta zorlanıyordu. Yer yer ton kaymaları da oluyordu. Önceki söyleyişle bunun arasında dağlar vardı.
Şarkı bitti. Abla teşekkür etti, hep birlikte alkışladılar, ama Müzeyyen mutsuz çıktı odadan. Ben, bir süre daha çıkmadım. Herkes işinin başına oturduktan sonra, dışarıdan geliyormuşum gibi çaldım, Abla’nın kapısını. Suç işlemiş gibi, birbirimizden gözlerimizi kaçırarak, oturduk karşı karşıya. Müzeyyen’deki değişiklik , onun da gözünden kaçmamıştı. “ Keşke kızı zorlamasaydı” deyip, duruyordu.
 Çok sonraları, Müzeyyen kendisi açıkladı olayı. Gülmekten katılıyordu. Meğerse perdenin alt ucundan, ayakkabılarımın burnu görünüyormuş. Görür görmez, şarkıyı kesip, odadan kaçmak istemiş, ama Abla’ya saygısından ötürü, yapamamış. O yüzden bana “ Sen dünyanın en acımasız yalancısısın” derdi hep. Yalancının acımalısı nasıl oluyordu, bilmem?
 Sonradan öğrendiğime göre, Dede Efendi’nin “ Bestenigâr” makamında bir bestesiymiş o şarkı. Sanırım, sözlerini de kendisi yazmış. Şarkı, müzikal güzelliğinin yanında, Müzeyyen’e ayrıcalıklı bakmama neden olduğu için, daha da güzelleşmiş; yüreğime, beynime işlemişti. Artık bu şarkı, “ Bestenigâr” yerine, “ Bestemüzeyyen” olarak da söylenebilirdi. Çünkü sevgili yapmıştı bizi. İki kez de yanağından öpmüştüm. Biz, dudaktan öpüşmeyi bilmezdik o zamanlarda. Yeşilçam filmi görecek paramız olmamıştı daha.
 Ne var ki, bu süreç içinde, Müzeyyen’in öğretmen ağabeyi ile aramızda sıkı bir dostluk gelişti. Dostluktan da öte, öğretmen ağabeyin önerisiyle, kan kardeşi olduk.
O yılların anlayışına göre, Müzeyyen’le de kardeş olduğum anlamına geliyordu bu. Çünkü kardeşimin kardeşi, benim de kardeşim olurdu elbet.
 Yani, hiç düşünmeden kendi elimle, ayağıma bir pranga takmıştım.
 O prangayı, hiçbir zaman kıramadık.
 O güzel şarkının, o güzel ahengine, bir de, ömür boyu süren, burukluk eklendi.      
 
          5. 7. 2020
          Mehmet BABACAN

Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA