DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Advert
Mehmet Babacan
Mehmet Babacan
Giriş Tarihi : 14-03-2021 14:28

ÇOCUKLUĞUMDA ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNİ ANMA ETKİNLİĞİ

İlköğretmen Okulu 2. sınıf dönemindeyim. Köy Enstitüsü havasının yoğunlukla yaşandığı yıllar... Plan ve programlar ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, Köy Enstitüsü ilişkiler zincirinin kırılamadığı yani, Köy Enstitüsü geleneğinin tüm baskılara karşın yok edilememiş olduğu yıllar.
18 Mart günü, Çanakkale Şehitlerini anma etkinliğinin bir bölümü için şehitliğe gidiyoruz. Küçük sınıf öğrencilerinden oluşan iki grup halindeyiz. Grubun birinin başında Türkçe öğretmenlerimizden Melahat Özkazanç; diğerinin başında Ahter Kansu var.
Şehitlikse ilginç bir yerdi. Okula 2- 3 Km. uzaklıkta bir tarlanın ortasında, üzeri çalı ve ağaçlarla kaplı bir taş yığınıydı. Harun Reşit’in askerlerinden birinin mezarı olduğu söyleniyordu. Haruniye adı da bu kanıyı doğruluyor gibiydi.
Şehitliğe yaklaştığımız sırada ardımızdan koşup gelen bir öğrenci, öğretmenlere bir haber getirdi: Günün konusu üzerinde konuşma yapacak olan ağabey hastalanmış gelemiyormuş. Öğretmenler birbirlerine baktılar. Ahter Hanım
“Aranızda şiir bilen var mı?” dedi.
Ben elimi kaldırarak yanıtladım:
“ Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine şiirinden bir bölümü biliyorum.”
“Çok güzel çık oku” dedi.
Ben taş yığınına doğru giderken, ardımdan seslendi Melahat Hanım:
“ Babacan! Bugünün anlamı üzerinde konuşabilir misin?”
“ Evet öğretmenim” diye yanıt verdim. Çünkü Çanakkale Savunmasını çok iyi biliyordum. Dedem Çanakkale şehitlerindendi. O şiiri de bu ilgi yüzünden ezberlemiştim..
Ne var ki o güne kadar topluluk karşısında konuşma yapmamıştım. Anlatım deneyimim sınıf arkadaşlarımın karşısında konu anlatmaktan ileri gitmiyordu. Şiiri bile gözlerimi yumarak okuyordum. “Yüzme öğreteceksen, suya atıver” dendiği gibi öğretmenim suya atmıştı beni. Yüzmek zorundaydım.
Çalılık arasındaki taş yığınına çıktım. Dizlerim ve dudaklarım titrese de, çok sürmedi titremeler de, sesimdeki karıncalanma da hızla kayboldu. Sesim kulağıma hoş gelmeye başladı. Ama hiç kimseyi görmüyordum. Zihnime bir harita yerleşmişti. O güne kadar görmediğim Çanakkale ve Gelibolu yarım adasının hayali haritasıydı bu. O savaş anlarını yaşıyordum sanki. Evet yaşıyordum, önümdeydi Mustafa Kemal “ Ben, size ölmeyi emrediyorum” diye haykırıyordu.
Konuyu bitirmek üzereyken görmeye başladım karşımdaki topluluğu. Var güçleriyle alkışlıyorlardı. Öğretmenimin gözleri pırıl pırıldı. Daha bir özgüvenle okudum “Çanakkale Şehitlerine” şiirini:
…………………………………………….
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor,
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdada inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Herc- ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp,
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb
“Bu taşındır” diyerek, Kâbe’yi diksem başına
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra, gök kubbeyi alsam da ridâ namiyle
Kanayan lahdine geçirsem bütün ecrâmiyle
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına;
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana,
Yine “bir şey yaptım” diyemem hâtırana…
……………………………………………..
Bu kez de, inmek gelmiyordu içimden…
Meğer ne kadar da susuzmuşum isteklendirmeye…
Mehmet BABACAN
Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA